Sözler - Birinci Söz

Gösterim

küçült - kapat X

İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi; diğeri mağrur. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kâtıü’t-tarîka rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def’ olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezil oldu.

İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabt edip, Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. emir ve yasaklar.">kanun nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: "Bütün mevcudât lisân-ı hal ile, "Bismillâh" der." Öyle mi?


Evet. Nasıl ki, görsen; bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi nâmiyle, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. belki o bir askerdir, devlet nâmına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.

Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakkın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç "Bismillâh" der; hazîne-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.

Her bir bostan, "Bismillâh" der, matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.

Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar "Bismillâh" der, rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzâk nâmına en latîf, en nazîf, âb-ı hayat gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar.

Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları "Bismillâh" der, sert olan taş ve toprağı deler, geçer. "Allah nâmına, Rahmân nâmına" der; her şey ona musahhar olur.

Evet, havada dalların intişârı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişâr etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor. Ve diyor ki: "En güvendiğin salâbet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-i Mûsâ (a.s.) gibi, فَقُلْنَا اضْرِبْْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ -1- emrine imtisâl ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer âzâ-yı İbrâhim (a.s.) gibi, ateş saçan hararete karşı, -2-يَا نَارُ كُونِى بَرْدًا وَ سَلاَمًا
âyetini okuyorlar."


1- "Asânı taşa vur!" dedik. (Bakara Sûresi: 60.)
2- Ey ateş! Serin ve selâmetli ol. (Enbiyâ Sûresi: 69.)

Lügat Sözlük

BELKİ - Kesinlikle, şüphesiz.

BOSTÂN - Bahçelik; sebze, meyve bahçesi.

CEBREN - Zorla, zoraki. Mecburî.

DÂHÎ - Eşine ender raslanır hârikulade zeki.

DAHİ - Koşul bildiren eylemlerden sonra gelerek koşulun geçerli olmadığını bildirir, bile.

EMÎR - İş, buyruk; idâreci.

HARÂRET - Sıcaklık.

HÜRMET - Saygı.

İMTİSÂL - Uyma, sarılma, yapışma, tutunma.

İNTİŞAR - Yayılmak, dağılmak; üremek.

İSTİNAD - Dayanma, güvenme.

KÁNUN - Yasa. Emir ve yasaklar.

LATÎF - Güzel, hoş. Cenâb-ı Hakk`ın bir ismi.

LEZİZ - Çok lezzetli.

MAĞRUR - Gururlu, kibirli.

MAKBUL - Kabul edilmiş olan, geçerli.

MEVCUDÂT - Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.

MÜBÂREK - Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.

MUHTELİF - Çeşitli. Farklı.

MUSAHHAR - Emre verilmiş, itaatkâr, fethedilmiş, birine bağlanmış.

MÜTEVÂZİ - Gururlu olmayan, alçak gönüllü, kendi fakirliğini ve acizliğini bilen.

NÂM - İsim, ün, şan.

NÂMİYLE - Adıyla, ismiyle, ünvânıyla.

NÂZENİN - İnce, nâzik, latîf, nazlı.

NAZÎF - Temiz, pâk, nâzik.

NÂZİK - Nezâketli, terbiyeli, zarif, ince, dayanıksız; ehemmiyet verilmesi gereken; tehlikeli özellik.

NEBAT - Bitki.

NİHÂYETSİZ - Sonsuz.

RABT - Bağlama. Bitiştirme.

RAHMÂN - Sonsuz merhamet ve şefkatle bütün varlıkları rızıklandıran Allah.

RAHMET - Şefkat etmek, merhamet etmek, esirgemek.

REZİL - Alçak, âdi, utanmaz, hayâsız, soysuz.

REZZÂK - Bütün yaratılmışların rızkını veren ve ihtiyaçlarını karşılayan Allah.

ŞAKÎ - Eşkiya, haydut, yol kesen, âsi.

ŞAKK - Yarmak, bölmek.

SALÂBET - Sağlamlık, sertlik.

ŞEFAATÇİ - Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.

ŞENÎ - Kötü, çok fenâ, çirkin, günahlı iş.

SEVK - Önüne katıp sürme.

ŞEVK - Çok şiddetli arzu, neş`e. Moral.

TAKDİM - Sunma, sunuş

TÂRİF - Bir şeyi belli noktalar ve işâretlerle inceden inceye anlatıp tanıtmak; tanım.

YAKÎNEN - Şüphesiz olarak bilme.

ZELÎL - Aşağı, alçak, zillete düşen.