Sözler - On Üçüncü Söz

Gösterim

küçült - kapat X
On Üçüncü Söz

On Üçüncü Sözün Birinci Makamı


-1-

-2-

Kur’ân-ı Hakîm ile felsefe dîne dayandığında hakîkati bulmuş, sırt çevirdiğinde de çelişkiler içerisinde kalmıştır.">felsefe ulûmunun mahsül-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvâzene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et!

İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânı, bütün kâinattaki âdiyât nâmiyle yâd olunan, hârikulâde ve birer mu’cize-i kudret olan mevcudât üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyânâtıyla yırtıp, o hakâik-ı acîbeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazîne-i ulûm açar.

Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu’cizât-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp, câhilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten hurûc eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nâdir ferdleri nazar-ı dikkate takdim etme.">arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ, en câmi’ bir mu’cize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. fakat insanın kemâl-i hilkatinden hurûc etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı, bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ, en latîf ve umumi bir mu’cize-i rahmet olan bütün yavruların hazîne-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp, küfran perdesini üstüne çeker. Fakat, intizamdan şüzûz etmiş, kabîlesinden cüdâ olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iâşesini görür, ondan tecellî eden lûtuf ve keremle bütün balıkçıları ağlatmak ister. Haşiye



1- Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Biz Kur’ân’dan mü’minler için bir şifâ ve rahmet olan şeyi indiriyoruz. (İsrâ Sûresi: 82.)
2- Biz Peygambere şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da. (Yâsin Sûresi: 69.)




Haşiye: Amerika’da aynen bu vâkıa olmuştur.

Lügat Sözlük

ÂDET - Gelenek, alışkanlık, sıradan davranış.

ÂDİ - Basit,sıradan.

ÂDİYÂT - Sıradan şeyler.

ARZ - Yer, dünya; sunma, takdim etme.

CÂHİLÂNE - Bilgisizce.

CELB - Kendi tarafına çekmek, götürmek, kazanmak ,elde etmek.

CÜDÂ - Ayrı düşmüş, ayrılmış.

FÂKAT - Yoksulluk, fakirlik.

FELSEFE - Madde ve hayatı başlangıç ve gaye bakımında inceleyen ilim. Felsefe dîne dayandığında hakîkati bulmuş, sırt çevirdiğinde de çelişkiler içerisinde kalmıştır.

HAKÎM - Herşeyi gaye ve faydalarla yaratan Allah.

HÂKİM - Hükmeden, hâkimiyet sahibi.

HÂRİKULÂDE - Muhteşem, şaşırtıcı derecede.

HÂŞİYE - Dipnot.

HİKMET - Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.

HURÛC - Çıkma, çıkış; ayaklanma, isyan.

İNSÂNÎ - İnsana yakışır şekilde, insanca; insana âit.

KUDRET - Güç, tâkat; Cenâb-ı Hakkın bütün kâinata hükmeden ezelî ve ebedî kudsî sıfatı.

KÜFRAN - inkâr; nîmeti takdir etmeme.

LÂKAYDÂNE - Kayıtsız ve ilgisizce, kıymet ve ehemmiyet vermeyerek.

LATÎF - Güzel, hoş. Cenâb-ı Hakk`ın bir ismi.

LÜTUF - Güzellik, hoşluk, iyilik, ihsan.

MEVCUDÂT - Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.

MUNTAZAM - Düzene girmiş, intizamlı.

MUVÂZENE - Ölçülülük, dengeli olma; tartma, ölçme, düşünme, karşılaştırma.

NÂDİR - Eşine az rastlanan.

NÂMİYLE - Adıyla, ismiyle, ünvânıyla.

RAHÎM - Sonsuz merhamet sahibi Allah.

RAHMÂN - Sonsuz merhamet ve şefkatle bütün varlıkları rızıklandıran Allah.

RAHMET - Şefkat etmek, merhamet etmek, esirgemek.

ŞİFÂ - Hastalıktan iyi olma, iyileşme.

SUKÛT - Değerden düşme, düşüş, alçalış.

SÜKÛT - Suskunluk, sessizlik.

ŞÜZUZ - Kaide ve kanun dışı kalmak, yalnız kalmak; karşı olmak, muhâlif olmak.

TAKDİM - Sunma, sunuş

TECELLÎ - Görünme, bilinme; Allah`ın herbir isminin mânâsını icrâ etmesi; Allah`ın Rezzak ismiyle rızık vermesi, Muhyî ismiyle diriltmesi, Şâfi ismiyle hastalara şifâ vermesi gibi.

TESHÎR - İtaat ettirmek, boyun eğdirmek, emir altına almak.

TEŞHİR - Sergileme, gösterme.

ÜLFET - Alışma, alışkanlık; birisiyle münâsebette bulunmak, ünsiyet, ahbaplık, dostluk, huy etme, görüşme, konuşma.

ULÛM - İlimler.

UMÛMİ - Genel.

VÂKIA - Vukû bulmuş, var olan, mevcut hâdise.

YÂD - Anma, hatırlama, hatırda tutmak.