Emirdağ Lâhikası - Beş Türlü İbadet

Gösterim

küçült - kapat X

ve İzzet ve Ömer ve sair oradaki Nurcuların sebatkarane, sarsılmadan Nur hizmetinde terakki etmeleri bizleri çok mesrur ettikleri gibi, bu memleketi de ileride çok minnettar edecekler. Maşaallah, İnebolu, küçük bir Isparta ve tam bir medrese-i Nuriye olduğunu ispat ettiler.
Saniyen: Nurs Köyü ve Nursi lakabımla ve Nurlarla münasebetdar üniversite mektebinin pek gayretli bir Nurcusu ve bir Abdurrahman ve bir Salahaddin kabiliyetinde Mustafa Oruç a evvelce eski harfle gönderdiğimiz mecmualardan sonra, yeni harfle sekiz dokuz parçayı da, onun istemesi ve "Üniversite talebeleri çok muhtaç ve müştakdır" demesi üzerine gönderdik. fakat o genç şakirdin tecrübesi az olmasından, Nurların himayesine kafi gelmediğinden ve layık ellere vermek ve muattal kalmamak için, Nur şakirtleri, hususan İstanbul a yakın olan veya uğrayan veyahut İstanbul un içinde bulunanlar, Nurun neşir ve himayesinde ona yardım etmek lazımdır.
Salisen: Denizli nin bir manevi kahramanı merhum Hasan Feyzi nin (r.h.) Isparta kahramanı merhum hafız ali nin (r.h.) yanına gitmesi gerçi bizi çok müteessir ediyor; fakat onun gayet has bir talebesi ve Nur’un halis bir şakirdi sıddık Muharrem in dediği gibi deriz:
O, bir cihette, ölmemiş; belki vazifesini acele bitirmiş, alem-i berzaha istirahat için gitmiş, terhis edilmiş. hafız ali ile beraber, manen, şefaatleriyle ve bıraktıkları tesirli Nur hakkındaki eserleriyle yardım ediyorlar, yine manen Nura çalışıyorlar. Elbette manevi şehid hükmünde olmalarından, Meyve nin On Birinci Meselesindeki ilm-i nahiv talebesinin kendini medresede bildiği gibi, hafız ali ile Nur hakikatlerinin müzakeresi ve vefat eden Nurcuların dairesinde meşgul olmalarını, merhamet-i İlahiyeden kuvvetle ümitvarız. İnşaallah, Cenab-ı Hak, onun vazifesini dünyada gördürecek, Nur dairesinde çok Hasan Feyzi leri yetiştirecek.
Haşiye
Yalnız o mübarek kardeşimiz, benim gibi resmi ilaçlardan çekinmediği için bir sehivdir. Ben ondan ziyade ıztırapta iken, "Nurcuların duası yeter" diye maddi ilaçları aramadım ve hastalık hakkında kimsenin fikrini alıp evham etmedim. O merhum kardeşimiz, bu noktada bana muvafakate muvaffak olamamış. Nurlar hakkında parlak fıkralarında, bu biçare kardeşine kendini kurban etmeye söz verdiğinden ve Nur vazifesini acele yapmasıyla istirahat alemine gitti. Ben, hem onun akrabasını, hem Muharrem gibi kıymetli, ciddi talebelerini ve Denizli ve civarı Nurcularını tekrar taziye edip, bizler gibi onlar da o merhumu hasenatlarına hissedar ederek hasenat cihetinde ölmemiş gibi, defter-i hasenatına haseneler yazdırsınlar diyerek umum onlara binler selam ve ona binler rahmet deriz.

Haşiye
Bu merhum kardeşimizin Nura ait müteaddit vazifelerini tamamen görecek ve şakirtlerin tensibiyle ve meşveretiyle intihap edilecek bir yeni kahraman bulununcaya kadar o vazifeleri taksimü l-a mal suretinde herbir şakirt bir vazifesini yapmaya başlasın. Demirbaş ali Osman, bu vazife Isparta da sana düştü. Hem oradaki kardeşlerin meşveretiyle, onun yeri boş kalmamak için Nurla onun gibi çok alakadar birisi, şimdilik Denizli Hüsrev i vaziyetini alsın. Ona hediye ettiğim takkeyi muhafaza etsin-ta hakiki sahip çıkasıya kadar.

Lügat Sözlük

ALÂKADAR - Alâkalı, ilgili.

ÂLÎ - Yüce, yüksek.

BELKİ - Kesinlikle, şüphesiz.

BÎÇARE - Çaresiz, zavallı.

EVHAM - Olmayan birşeyi olur zannı ile meraklanmak, vehimler, kuruntular.

FÂKAT - Yoksulluk, fakirlik.

GAYET - Çok, pek çok.

HÂFIZ - Kur`ân`ı ezberleyen.

HAFÎZ - Cenab-ı Hakk`ın, bütün tohum ve çekirdeklerde olduğu gibi, her mahlukun başına gelecek vaziyetleri ve başından geçenleri muhafaza etme sıfatı.

HAK - Herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah.

HAKİKÎ - Gerçek.

HÂLİS - Hilesiz, katıksız, saf, duru; her işi sırf Allah rızâsı için olan.

HAS - Özel, husûsi, mahsus.

HASENÂT - Hayırlar, iyilik ve güzellikler.

HÂŞİYE - Dipnot.

HİSSEDAR - Hisse sahibi. Pay sahibi.

HUSUSAN - Bilhassa, özellikle.

İNŞAALLAH - Allah`ın izin ve müsâdesiyle.

İSPAT - Doğruyu delil göstererek meydana koyma.

İSTİRAHAT - Dinlenme.

İZZET - Şeref, üstünlük; değer, kıymet, yeterlilik.

KÂFİ - Yeterli.

MADDÎ - Madde ile alâkalı.

MÂNEN - Mânâ îtibâriyle ve mânevî olarak.

MÂNEVÎ - Mânâya âit, maddî olmayan.

MÂŞAALLAH - Allah`ın istediği gibi.

MERHÛM - Ölmüş, rahmete kavuşmuş.

MESRUR - Sevinçli, sürurlu.

MİNNETTAR - İyilik yapan birisine karşı teşekkür duygusu içinde olan.

MUATTAL - İşsiz, tâtil edilmiş, kullanılmaz olmuş.

MÜBÂREK - Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.

MUHÂFAZA - Korumak.

MUHTAÇ - İhtiyaç duyan.

MÜNASEBETDAR - Bağlantılı. Alâkalı.

MÜTEESSİR - Tesir altında kalmış, üzülmüş veya sevinmiş, hissiyâtına dokunmuş, üzüntülü.

MUVAFFAK - Başarılı.

NAHİV - Arapça dil bilgisi. Gramer.

NESİR - Şiir ve manzum şekilde olmayan yazılar. Düz yazı.

NEŞİR - Yaymak; Kıyâmetten sonra bütün insanların dirilip, toplandıktan sonra dağılıp yayılmaları.

RAHMET - Şefkat etmek, merhamet etmek, esirgemek.

SÂİR - Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.

ŞÂKİRT - Talebe, yardımcı.

SEBATKÂRÂNE - Sebat ederek. Yerinden oynamayarak.

ŞEHİD - Allah yolunda canını fedâ eden Müslüman.

SELÂM - Bütün korkulardan emîn olma; Allah`ın rızâsına erişmek için mü`minlerin birbirlerine yaptığı duâ.

SIDDÎK - Doğruluktan aslâ tâviz vermeyen. İnandıklarını harfiyen yaşayan kimse.

TÂZİYE - Başsağlığı, tesellî.

TERAKKÎ - Yükselme, ilerleme.

TERHİS - İzin ve ruhsat verme, serbest bırakma, salma, kurtarma.

UMUM - Hep, bütün, cümle, herkes.

VEFÂT - Ölüm.

YAKÎN - Hiç bir şekilde şüphe edilmeyecek derecede kesin olan ilim, bilgi.

ZİYÂDE - Fazla, çok.