Emirdağ Lâhikası - Dahiliye Vekili İle Bir Hasb-i Halden Bir Parçadır Hüve Nuktesi

Gösterim

küçült - kapat X

görünce, aynen öyle uzaktan koşup benim ellerime sarıldıklarının ne hikmeti var diye hayret ediyordum. Birden ihtar edildi ki:
Bu küçücük masumlar taifesi, bir hiss-i kablelvuku ile, ileride Risale-i Nur ile saadeti bulacaklarını ve tehlike-i maneviden kurtulacaklarını, belki de içinde çokları şakirt olacaklarını ve buranın maddi-manevi havasına imtizaç edemediğim için menfilere verilen serbestiyet münasebetiyle buradan gitmemekliğim için lakayt olan büyüklerin bedeline, "Bizler Nur dairesindeyiz; bizi bırakma, gitme" gibi bir mana var, hissettim.
• • •

HÜVE NÜKTESİ



Çok aziz ve sıddik kardeşlerim,
Kardeşlerim, ve ’daki lafzında, yalnız maddi cihette bir seyahat-i hayaliye-i fikriyede hava sayfasının mütalaasıyla ani bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhidde, meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde sühuletli bulunmasını; ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede müşkülatlı, mümteni binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. gayet kısa bir işaretle, o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim:
Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbaba havale edilse, lazım gelir ki, ya o kapta küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince manevi makineler, fabrikalar bulunsun; veyahut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri muhtelif hasiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını bilsin; adeta, bir ilah gibi, hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun. Aynen öyle de, emir ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgarın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan lafzındaki havada, küçücük mikyasta,

Lügat Sözlük

ÂNİ - Birden bire, zamansız.

AZÎZ - İzzetli, çok izzetli, mânevî kuvvet ve kudret sahibi mağlûp edilmesi mümkün olmayan ve dâima galip olan mânâsında Allah`ın bir ismi.

BELKİ - Kesinlikle, şüphesiz.

BEYÂN - Açıklama; izah; anlatma.

EMÎR - İş, buyruk; idâreci.

GAYET - Çok, pek çok.

HADSİZ - Sınırsız, sonsuz.

HAVÂLE - Bir işi veya bir şeyi başka birisine bırakma, ısmarlama.

HAYATTAR - Canlı, yaşayan.

HAYRET - Şaşkınlık, şaşırmak.

İHTAR - Hatırlatma, îkaz, uyarma, dikkat çekme.

İLÂH - Herşeyin mâbudu olan Allah.

İLMÎ - İlme âit ve ilimle ilgili; ilme uygun.

İMTİZAÇ - Kaynaşmak, uygun ve mutabık olmak, mezcolmak, uyuşmak, iyi geçinmek.

MADDÎ - Madde ile alâkalı.

MÂNÂ - Anlam. İçyüz.

MÂNEVÎ - Mânâya âit, maddî olmayan.

MUHÂL - İmkânsız; olması mümkün olmayan.

MUHTELİF - Çeşitli. Farklı.

MÜŞÂHEDE - Görme, seyretme, şâhit olma.

NİHÂYETSİZ - Sonsuz.

ŞÂKİRT - Talebe, yardımcı.

SERBESTİYET - Rahat ve serbest olma hâli.

SIDDÎK - Doğruluktan aslâ tâviz vermeyen. İnandıklarını harfiyen yaşayan kimse.

ŞİRK - Allah`tan başka ilâh tanıma, Ona ortak koşma.

VÜCÛB - Zarûri olma, olmaması imkânsız olma, vâcip ve lâzım olmak; sabit olmak, vazgeçilmesi mümkün olmamak.

ZARİF - İnce.

ZERRE - Maddenin en küçük parçası, molekül. Risâle ismi.