Emirdağ Lâhikası - Birinci Ağır Ceza Mahkemesine

Gösterim

küçült - kapat X

1952’de İstanbul’da görülen Gençlik Rehberi mahkemesine, ehl-i vukufa cevaben verilen itiraznamedir.
Birinci Ağır Ceza Mahkemesine,
Risale-i Nur eczalarından Gençlik Rehberi’nin tab’ı ve intişarı münasebetiyle müellifi bediüzzaman said Nursî’nin mahkemeye verildiğini ve Gençlik Rehberi’nin mahiyetini tetkik için, bilirkişi namıyla hakikatleri tamamen tahrif ederek dinsiz ve İslâmiyet düşmanları mahiyetinde mütalâa edip suç mevzuu çıkaran ehl-i vukufun raporunu okuduk.
130 parçadan müteşekkil iman, ilim ve fazilet hazinesi hükmündeki Risale-i Nur Külliyatından bu Gençlik Rehberi bir cüz’ü olması ve Risale-i Nur’daki yüksek hakikatlere ruh ve canlarıyla bağlanarak o eserler hazinesini bu milletin maddîmânevî hayatında bir saadet rehberi olduğunu ispat edip bildiğimizden, Rehberin aleyhindeki o bilirkişi isnadlarını red ve ehl-i vukufun vukufsuzluklarını bütün kuvvetimizle yüzlerine çarparak ilân ve ispat ediyoruz. Ve mahkeme heyetine arz ediyoruz ki:
Verilen ehl-i vukuf raporu, vatan ve milletin hayatına, tarihine, an’anesine, mukaddesatına, kanununa tamamen yabancı, hâlihazır kanunlara iftira eden, hükûmeti tahkir eden, bin yıllık bu milletin tarihini tezyif ile bütün bir millet ecdadını tahkir eden ve bugün bu vatanda yaşayan yirmi milyon kardeşlerimizin mâneviyatına taarruz eden bir suikastın örneğidir. Mahkeme-i adalet bunu nazar-ı itibara alması gayr-ı mümkündür.
İşte biz de, bilirkişi ismini alıp bu suikast vesikasını imza edenlere soruyoruz:
Bu millet, hâşâ, dinsiz midir? Bu millet yüzyıllar boyunca dinden ve imandan -hâşâ- mahrum bir vaziyette en sefih millet midir? Bu millet ve bu milletin parlak tarihini altınla yaldızlayan bir ecdad, bütün hayatlarını dünyaya sefahet ve dalâlet dağıtan küfür yolu üzerinde mi yürümüşler? İstanbul’u fetihle dünya hayatında yeni bir devir açan, şarka garba Kur’ân’ın bayraktarlığı vazifesiyle nur-u hidayet, ilim ve fazilet saçan, Avrupa’ya hakikî medeniyeti ders veren ve İslâmî medeniyetin ziyasıyla beşeriyeti aydınlatan ve kos koca bir tarih, onların kahramanlığıyla dolu olan Yıldırım’lar, Fatih’ler, Selim’ler ve Süleyman’lar ve onların mensup olduğu bir millet, yazdığının tamamen aksine olarak, mâneviyatı sönmüş, dinden haberi yok, İslâmiyeti neşreden başka millet, o kumandanlar başka bir milletin tarihinde, tarih yalan söylüyor, Türkler İslâmiyetin kahramanı olarak Kur’ân’ın bayraktarlığını bütün milletler üstünde bir şeref tacı olarak taşıdıkları yalandır, öyle mi?
Veyahut bu millet, hakikat-i İslâmiyeden aldığı bir dersle kadınlarını ve kızlarını âdâb-ı Kur’âniye ziynetiyle ziynetlendirip kadınlığın haysiyet ve şerefini muhafaza

Lügat Sözlük

ARZ - Yer, dünya; sunma, takdim etme.

BEDİÜZZAMAN - Zamanın eşsiz güzeli.

CEVÂBEN - Cevap olarak.

DALÂLET - Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.

ECDÂD - Cedler, atalar, dedeler.

FÂZÎLET - Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.

HAKİKÎ - Gerçek.

HÂŞÂ - Aslâ, katiyen, öyle değil, Allah korusun.

HAYSİYET - İtibâr, değer, şeref, kıymet, derece, mertebe; cihet, bakım.

HİDÂYET - Doğru inanç ve yaşayış üzere olmak.

İFTİRÂ - Yalan yere birisini suçlu göstermek, birisine suç atmak.

İLÂN - Açıklamak, ilân etmek, herkese duyurmak.

ÎMÂN - İnanmak, îtikad; Resûl-i Ekremin (a.s.m.) tebliğ ettiği inanılması gerekli esasları tasdik etmekten doğan bir nurdur.

İSPAT - Doğruyu delil göstererek meydana koyma.

KÜFÜR - Allah`ı inkâr etme, inançsızlık.

MAHRUM - Maddî ve mânevî nîmetlerden uzak kalma.

MENSUP - Bağlı, ait.

MUHÂFAZA - Korumak.

MÜTÂLÂA - Bir işi düşünme; okuma; tetkik etme, etraflıca düşünme.

MÜTEŞEKKİL - Meydana gelen, şekillenen.

RED - Kabul etmeme.

SAADET - Mutluluk.

SAÎD - Memnun, mutlu.

SEFÂHET - Zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük.

SEFİH - Helâl olmayan zevk ve eğlencelere düşkün, sefâhete düşmüş kimse.

TAARRUZ - Sataşmak, ilişmek, saldırmak.

TAHKİR - Hakaret etme, horlamak, aşağılamak.

TAHRİF - Harflerin yerlerini değiştirmek, bozmak, kalem karıştırmak.

TETKİK - İnceleme, araştırma.

TEZYİF - Çürütme, küçük düşürme, küçük görme, alaya alma.

VUKUF - Bir şeye vakıf olma, bir şeyi iyi bilme.