Emirdağ Lâhikası - Üstadımızın Vasiyetnâmesidir

Gösterim

küçült - kapat X

daha evvel bu mesele için mahkemede ifade vermiştim ve mahkeme tahkikat yapmış, neticede beraat vermiş. Başka diyeceğim yok" diyerek, Samsun Mahkemesine giden ve İstanbul Mahkemesinde okuduğu ifâdâtını tekrar söyledi. Hem eskiden aldığı birkaç rapor var ki, hastalığı dolayısıyla başını sarmaya mecburdur ve şiddetli nezleden ve hastalıklardan dolayı istirahate ve tebdil-i havaya ihtiyacı vardır. Daimî bir yerde kalması sıhhatine münafidir. Daha evvel lüzum da olmadığı için bu raporları göstermeye tenezzül etmiyordu, lüzum görmüyordu.
Hizmetinde bulunan Nur talebeleri
Tâhirî, Zübeyir, Sungur, Hüsnü, Bayram
• • •
Üstadımızın vasiyetnâmesi
Hem benim şahsımın, hem Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsinin sermayesini, kendilerini Risale-i Nur’un hizmetine vakfedenlerin tayınlarına vermek, hususan nafakasını çıkaramayanlara vermek lâzımdır.
Şimdiye kadar birkaç senedir tayınatları verilen Nur talebeleri, haslara malum olmuş. Ben de yanımda şimdi bulunan kardeşlerimi kendime vâris ve benim vazifemi yapmaya çalışmak lâzım. Tesanüdü de muhafaza etsinler.
Evet, bu vasiyetnameyi tasdik ediyorum.
Said Nursî
• • •
Vasiyetnamenin Haşiyesidir
Üstadımız âhir ömründe insanların sohbetinden men edildiği cihetle anladı ki:
"Bu zamanda şahsiyet cihetiyle insanlara zarar verecek haller var. Risale-i Nur’un mesleğindeki âzamî ihlâs için bu hastalık verilmiş. Çünkü bu zamanda şan, şeref perdesi altında riyakârlık yer aldığından, âzamî ihlâs ile bütün bütün enaniyeti terk lâzımdır. Dostlar uzaktan ruhuma fatiha okusunlar, mânevî dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur’daki âzamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir mânevî sebep hissediyorum. Kendini Risale-i Nur’a vakfetmiş olan, yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu mânâyı, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler."
Said Nursî
• • •

Lügat Sözlük

ÂHİR - Son.

ÂZAMÎ - En fazla, en çok.

BERÂAT - Heybetlilik, büyüklük, sağlamlık, dayanıklılık, kavîlik; ilim, cesâret ve diğer güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük.

DÂİMÎ - Devamlı, sürekli.

ENÂNİYET - Benlik, gurur.

FÂTİHA - Bir şeyin başlangıcı.

HUSUSAN - Bilhassa, özellikle.

İFÂDE - Söz, anlatım.

İHLÂS - Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.

MÂLÛM - Bilinen.

MÂNEVÎ - Mânâya âit, maddî olmayan.

MEN - Yasaklama, engelleme, mâni olma.

MESELE - Düşünülüp halledilecek iş ve husus, ehemmiyetli iş; problem.

MUHÂFAZA - Korumak.

ŞAHSİYET - Bir kimsenin kendine ait özel halleri. Karakter sahibi olma.

SAÎD - Memnun, mutlu.

TAHKÎKAT - Araştırmalar. Hakikati ve doğruyu öğrenmek için yapılan incelemeler.

TASDİK - Onaylama, doğrulama.

TENEZZÜL - İnme, düşme.

VÂRİS - Herşeyin gerçek sahibi ve vârisi olan ve herşeyin mülkünü elinde tutan Allah; mirasçı, kendisine miras düşen, vefât eden birisinin mal ve mülkünü kullanmaya yetkili olan.