Muhakemat - Tenbih

Gösterim

küçült - kapat X

suret-i lâyıkasını tağyir eder. Ve nevamisini incitir. Ve asıl müstaid olduğu san’ata olan meyliyle, teşebbüs ettiği gayr-ı tabiî san’atın suretini çirkin eder. Zira, bilkuvve olan meyil ve bilfiil olan san’atın imtizaçsızlığı için bir keşmekeş olur.
Bu sırra binaen, pek çok adam meylü’l-ağalık ve meylü’l-âmiriyet ve meylü’t-tefevvukla mütehakkim geçinmek istediğinden, ilmin şanında olan teşvik ve irşad ve nasihat ve lûtfu terk edip, kendi istibdad ve tefevvukuna vesile-i cebir ve tânif eder. İlme hizmete bedel, ilmi istihdam eder. Buna binaen, vezaif ehil olmayanın ellerine geçti. bahusus medaris bununla indirasa yüz tuttu. Buna çare-i yegâne, daire-i vahidenin hükmünde olan müderrisleri, darülfünun gibi çok devaire tebdil ve tertip etmektir. Tâ, herkes sevk-i insanîsiyle hakkına gitmekle, hikmet-i ezeliyenin emr-i mânevîsini, meyl-i fıtrîsiyle imtisal edip kaide-i taksimü’l-a’mâle tatbik edilsin.
Tenbih
Ulûm-u medarisin tedennîsine ve mecrâ-yı tabiîden çevrilmesine bir sebeb-i mühim budur: Ulûm-u âliye () maksud-u bizzat sırasına geçtiğinden, ulûm-u âliye () mühmel kaldığı gibi, libas-ı mânâ hükmünde olan ibare-i Arabiyenin halli, ezhanı zaptederek, asıl maksut olan ilim ise tebeî kalmakla beraber ibareleri bir derece mebzul olan ve silsile-i tahsile resmen geçen kitaplar evkat, efkârı kendine hasredip harice çıkmasına meydan vermemeleridir.
Ey birader-i vicdan! Zannediyorum, şimdi şu mukaddemat üzerine terettüp edecek olan kütüb-ü selâseyi, ne mahiyette olduklarını görmek istiyorsun. fakat daha sabret. Şimdilik sana bir mevzu söyleyeceğim ki, o kütübün bir

Lügat Sözlük

BÂHUSUS - Bilhassa, özellikle, bununla beraber.

BEDEL - Karşılık, yerine.

BİLFİİL - Bizzat kendi çalışması ile; kendi yaparak.

BİLKUVVE - Daha fiiliyâta geçmemiş, potansiyel halinde; fiil mertebesine varmadan, niyet olarak.

BİNÂEN - Bağlı olarak, dayanarak, -den dolayı, bu sebepten.

BİZZAT - Kendisi.

EHİL - Lâyık, yabancı olmayan, alışık olduğumuz; dost.

EVKAT - Vakitler.

FÂKAT - Yoksulluk, fakirlik.

İLMÎ - İlme âit ve ilimle ilgili; ilme uygun.

İMTİSÂL - Uyma, sarılma, yapışma, tutunma.

İRŞAD - Doğru yolu gösterme; gafletten uyandırıp hidâyet yolunu gösterme.

İSTİHDÂM - Bir işte kullanmak için alıkoyma, çalıştırma, kullanma, hizmet ettirme.

KEŞMEKEŞ - Karışıklık, karmaşıklık, kargaşa.

MÂNÂ - Anlam. İçyüz.

MEBZÛL - Bolca bulunma.

MEDÂRİS - Medreseler. Din, îmân, ahlâk ve fenni derslerin okutulduğu, talebenin de kaldığı okullar.

MEVZÛ - Konu.

MEYİL - Yönelme, eğilim, arzu.

MÜHİM - Önemli, ehemmiyetli.

MÜHMEL - İhmal edilmiş, bırakılmış, kıymet verilmemiş.

MUKADDEMÂT - Başlangıçlar, hazırlıklar.

MÜSTAİD - Kabiliyetli kimse. Zeki ve akıllı.

MÜTEHAKKİM - Zorba, zorbalık eden.

NASİHAT - Öğüt.

TABİÎ - Normal. Kendiğinden. Tabiatının gereği.

TAĞYİR - Bozarak değiştirme, başkalaştırma.

TATBİK - Yerine getirme, îfâ etme.

TEBDİL - Değiştirme, yenileme.

TEBEÎ - Kasdî olmayan, tâbî olarak başkasının vücuduyla devam eden, bağımsız olmayıp başkasına tâbi olarak.

TENBİH - İkaz. Nasihat.

TERTİP - Düzenleme, sıralama.

TEŞEBBÜS - Bir işe girişmek, sağlam bir niyetle bir şeye başlamak.

TEŞVİK - Şevklendirmek, cesâret vermek.

VEZÂİF - Vazifeler, işler.

YEGÂNE - Biricik, tek olarak.