Muhakemat - İkinci Mesele

Gösterim

küçült - kapat X

hamkadır. Zira bürhan-ı kat’î ile sabit olan birşeyi hak ve hakikat olan dine muhalif olduğuna ihtimal veren ve münafatından havf eden adam, hâlî değil, ya dimağında bir sofestai gizlenmiş, karıştırıyor; veyahut kalbini delerek bir müvesvis saklanmış, ihtilâl ediyor; veyahut yeniden dine müşteri olmuş, tenkitle almak istiyor.
İkinci mesele
Pûşide olmasın, sevr ve Hûtun kısas-ı meşhuresi, İslâmiyetin dahil ve tufeylîsidir. Râvisiyle beraber Müslüman olmuştur. İstersen, Mukaddeme-i Saliseye git, göreceksin, hangi kapıdan daire-i İslâmiyete dahil olmuştur.
Amma, İbn-i Abbas’a olan nispetin ittisali ise: Dördüncü Mukaddemenin aynasına bak; o ilhakın sırrını göreceksin. Bundan sonra mervîdir: "Arz, sevr ve Hût üzerindedir." hadis olarak rivayet ediliyor.
Evvelâ: Teslim etmiyoruz ki, hadistir. Zira, İsrailiyatın nişanı vardır.
Saniyen: hadis olsa da zaaf-ı ittisal için yalnız zannı ifade eden âhâddendir. Akideye dahil olmaz. Zira yakîn şarttır.
Salisen: mütevatir ve kat’iyyü’l-metin olsa da, kat’iyyü’d-delâlet değildir. Eğer istersen, Beşinci Mukaddemeye müracaatla, On Birinci Mukaddemeyle müşavere et! Göreceksin, nasıl hayalât, zahirperestleri havalandırmış, bu hadisi, mahamil-i sahihadan çevirmişlerdir. İşte vücuh-u sahiha üçtür:
Nasıl sevr ve nesir ve İnsan ve diğeriyle müsemmâ olan Hamele-i Arş, melâikedir. Bu sevr ve Hût dahi, öyle iki melâikedir. Yoksa, Arş-ı Âzamı melâikeye; küreyi, küre gibi himmete muhtaç olan bir öküze tahmil etmek, nizam-ı âleme münafidir. Hem de lisan-ı şeriatte işitiliyor: Herbir nev’e

Lügat Sözlük

ARŞ - Kürsü, taht, yüce makam; en yüksek gök; Allah`ın kudret ve saltanatının tecellî yeri.

ÂZAMÎ - En fazla, en çok.

DÂHÎ - Eşine ender raslanır hârikulade zeki.

DAHİ - Koşul bildiren eylemlerden sonra gelerek koşulun geçerli olmadığını bildirir, bile.

HADÎS - Peygamberimizin (a.s.m) sözü, emri, hâl ve hareketini anlatan söz veya yazı.

HAK - Herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah.

HAKİKAT - Gerçek.

HÂLÎ - Hâl ile, vaziyet ile; tavra âit, şimdiki hâle mensup.

HAVF - Korku, korkma.

HAYALÂT - Hayaller.

HUT - Balık.

İFÂDE - Söz, anlatım.

İHTİLÂL - Ayaklanma, devlete isyan, bozukluk, karışıklık.

İHTİMÂL - Mümkün olma.

İTTİSAL - Ulaşmak, bitişmek; birbirine dokunmak, yakınlık, bağlılık, kavuşmak.

KÜRE - Yuvarlak cisim.

MESELE - Düşünülüp halledilecek iş ve husus, ehemmiyetli iş; problem.

MUHÂLİF - Uymayan, zıt olan, karşı duran.

MUHTAÇ - İhtiyaç duyan.

MÜŞAVERE - Danışmak. İstişâre etmek.

MÜSEMMÂ - İsimlendirilen, isim sâhibi.

MÜŞTERİ - Jüpiter gezegeni.

MÜTEVÂTİR - Yalan üzerinde birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun naklettiği haber.

MÜVESVİS - Vesvese veren, şüpheye sevkeden.

NESİR - Şiir ve manzum şekilde olmayan yazılar. Düz yazı.

NEŞİR - Yaymak; Kıyâmetten sonra bütün insanların dirilip, toplandıktan sonra dağılıp yayılmaları.

RİVÂYET - Peygamberimizden işittiklerini veya Sahabeden duyduklarını, birisinin başkasına anlatması.

SEVR - Öküz.

SOFESTAİ - Allah`ı kabul etmemek için kâinatı ve kendi varlığını da inkâr eden. Hakikat namına hiçbirşeyi tanımayan ve daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi düşünce.

TAHMÎL - Yükleme.

YAKÎN - Hiç bir şekilde şüphe edilmeyecek derecede kesin olan ilim, bilgi.