Muhakemat - Sekizinci Mesele

Gösterim

küçült - kapat X

Malûmdur: Malûmu ilâm, bahusus müşahed olursa, abestir. Demek, içinde bir nokta-i garabet lâzımdır-ta onu abesiyetten çıkarsın.
Eğer denilse: "Bakınız, nasıl arz, küreviyetiyle beraber musattaha ve size mehd olmuştur; denizin tasallutundan kurtulmuş." Veyahut "Nasıl şems, istikrarla beraber tanzim-i maişetiniz için cereyan ediyor." Veyahut "Nasıl binler seneyle uzak olan şems, ayn-ı hamiede gurub ediyor." Maânî-i âyât kinayetten sarahate çıkmış oluyor. Evet, şu garabet noktaları, belâgat nükteleridir.
Sekizinci mesele
İşaret
Ehl-i zahiri hayse beyse vartalarına atanlardan birisi, belki en birincisi, imkânâtı, vukuâta karıştırmak ve iltibas etmektir. Meselâ diyorlar: "Böyle olsa, kudret-i İlâhiyede mümkündür. Hem ukulümüzce azametine daha ziyade delâlet eder. Öyleyse bu vaki olmak gerektir."
Heyhat! Ey miskinler! Nerede aklınız kâinata mühendis olmaya liyakat göstermiştir? Bu cüz’î aklınızla hüsn-ü küllîyi ihata edemezsiniz. Evet, bir zira’ kadar bir burun altından olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur!
Hem de onları hayrette bırakan tevehhümleridir ki, imkân-ı zatî, yakîn-i ilmîye münafidir. O halde yakîniye olan ulûm-u âdiyede tereddüt ettiklerinden, lâ edrî’lere yaklaşıyorlar. Hattâ utanmıyorlar ki, mesleklerinde lâzım gelir: Van Denizi, Sübhan Dağı gibi bedihî şeylerde tereddüt edilsin. Zira onların mesleğince mümkündür, Van Denizi düşâb ve Sübhan Dağı da şekerle örtülmüş bala inkılâp etsin. Veyahut o ikisi, bazı arkadaşımız gibi küreviyetten razı olmayarak sefere gittiklerinden, ayakları sürçerek umman-ı ademe gitmeleri muhtemeldir. Öyleyse, deniz ve Sübhan,

Lügat Sözlük

ARZ - Yer, dünya; sunma, takdim etme.

ÂYÂT - Kur`ân`daki sûrelerin âyetleri,işaretler, deliller; Allah`ın varlık ve birliğine işaret eden deliller.

BÂHUSUS - Bilhassa, özellikle, bununla beraber.

BÂLÂ - yüksek, yukarı, üst.

BEDİHÎ - Ap açık, belli.

BELÂGAT - Hitap ettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakîkatlı söz söyleme sanatı, hâlin gerektirdiğine uygun söz söylemek.

BELKİ - Kesinlikle, şüphesiz.

CEREYÂN - Akım, hareket; bir fikir etrâfında toplanıp faaliyette bulunma.

DELÂLET - Delil olmak, yol göstermek, doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.

GARÂBET - Hayret vericilik, gariplik, tuhaflık.

GURÛB - Batma, batış, batıda görünmez olmak.

İHÂTA - İçine alma; tam kavrama; kuşatmak.

İLMİYE - Fıkıh ve şeriat ilimleri, îmân ve Kur`ân hakîkatları ve tahkikî îmân dersleriyle meşgul olan zatların mensup oldukları yol, âlimlerin mesleği.

İLTİBAS - Birbirine benzeyen şeylere şaşırıp birbirine karıştırmak, yanlışlık, karışıklık.

İNKILÂP - Bir halden diğer bir hâle geçme; değişme, köklü değişim.

LİYÂKAT - Lâyık olmak, iktidar, ehliyet.

MESELE - Düşünülüp halledilecek iş ve husus, ehemmiyetli iş; problem.

ŞEMS - Güneş.

TEREDDÜT - Kararsızlık, bir meselede karar vermeyerek şüphede kalmak.

VÂKİ - Vukua gelen, olan, mevcut, var.

ZÂHİRÎ - Görünüşte, dıştan, maddî yüze ait.

ZÂTÎ - Zâta mensup, kendisine âit, kendiyle alâkalı, hususî, özel.

ZİYÂDE - Fazla, çok.