Muhakemat - Dördüncü Meslek

Gösterim

küçült - kapat X

efkâra galebe etmekle, ervaha tahabbüp ve tabayie tasallut, gayet kesire ve müstemirre ve rasiha ve me’lûfe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyaneyi esasıyla hedmederek, onların yerine ahlâk-ı âliyeyi gayet metin bir esas ile, lâhm ve demlerine karışmış gibi tesis etmekle beraber, zâviye-i vahşette hâmid olan bir kavimdeki kasavet-i vahşiyeyi ihmad ve hissiyat-ı dakikayı tehyiç, evet, hissiyat-i âliyeyi ikaz ve cevher-i insaniyetlerini izhar etmekle beraber evc-i medeniyete bir zaman-ı kasîrde is’ad ederek, şark ve garpta oturmuş bir devlet-i cesîmeyi bir zaman-ı kalilde teşkil edip, ateş-i cevval gibi, belki nur-u nevvar gibi veyahut asâ-yı Mûsâ gibi sair devletleri bel’ ve imha derecesine getirdiğinden, basar-ı basireti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hakla temessükünü göstermiştir. İşte eğer sen görmezsen, seni insanların defterinden sildirecektir.
Dördüncü meslek
Sahife-i müstakbelden, lâsiyyema mesele-i şeriattır. İşte dört nükteyi nazar-ı dikkatten dûr etmemelisin.
Birincisi: Bir şahıs dört veya beş fende meleke sahibi ve mütehassıs olmaz-meğer harika ola...
İkincisi: Mesele-i vahide, iki mütekellimden sudur eder. Birisi, mebde ve müntehası ve siyak ve sibaka mülâyemetini ve ehavatıyla nispetini ve mevzi-i münasipte istimalini, yani, münbit bir zeminde sarfını nazara aldığı için, o fende olan maharetine ve melekesine ve ilmine delâlet ettiği halde, öteki mütekellim şu noktaları ihmal ettiği için sathiyetine ve taklidiyetine delâlet eder. Halbuki kelâm yine o kelâmdır. Eğer aklın bunu fark etmezse, ruhun hisseder.

Lügat Sözlük

ÂDÂT - Âdetler, görenekler.

BELKİ - Kesinlikle, şüphesiz.

BES - Yeter, yeterli.

CEVVÂL - Dâimâ hareket halinde olan, hareketli.

DELÂLET - Delil olmak, yol göstermek, doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.

DÛR - Uzak.

GALEBE - Üstün gelmek, yenmek, bozmak, çokluk.

GAYET - Çok, pek çok.

HÂMİD - Şükreden, hamd eden, öven.

HÂRİKA - Hayret uyandıran, büyük ve görülmedik eser, görülmedik derecede kıymetli.

İHMAL - Ehemmiyet vermemek, yapılması gereken bir işi sonraya bırakmak.

İKAZ - Gafletten kurtarma, uyandırma.

İMHÂ - Yok etme.

İZHÂR - Ortaya koymak, açığa çıkarmak, göstermek.

KELÂM - Söz, lâf, konuşma.

LÂHM - Et.

LÂSİYYEMÂ - Bilhassa, husûsan, özellikle.

MEBDE - Başlama, başlangıç, kaynak, kök, esas.

MELEKE - Birşeyi çok defa tekrarlayarak ve tecrübe ederek meydana gelen bilgi ve maharet.

MESLEK - Yol, usûl, gidiş; sanat, geçim için tutulan yol; sistem; mezheb, mâneviyatta tutulan.

METÎN - Kuvvetli, yıkılmaz, sağlam, güçlü, metânetli.

MÜNBİT - Verimli.

MÜTEHASSIS - Bir meslekte hünerli olan. Bir işin hakîkatini, iç yüzünü çok iyi bilen. Bir meselede derinleşen.

MÜTEHASSİS - Hislenen, duygulanan.

MÜTEKELLİM - Konuşan.

NEVVÂR - Nurlu, parlayan, aydınlatan.

SÂİR - Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.

ŞARK - Doğu.

ŞENÎ - Kötü, çok fenâ, çirkin, günahlı iş.

SİYAK - Söz gelişi, ifâde tarzı; üslûb, tarz, yol.

SUDÛR - Çıkma, meydana gelme, sâdır olma.

TASALLUT - Birini rahatsız etme, musallat olma, hükmü altına girme, tahakküm.

TEHYÎC - Coşturma, ayağa kaldırma, heyecanlandırma.

TESİS - Kurmak, meydana getirmek, temelleştirmek, esaslar koymak.

TEŞKİL - Meydana getirme, ortaya koyma.