Mektubat - Yirmi Birinci Mektup

Gösterim

küçült - kapat X
YİRMİ BİRİNCİ MEKTUP

-1-


-2-

Ey hanesinde ihtiyar bir valide veya pederi veya akrabasından veya İmân kardeşlerinden bir amel-mande veya âciz, alîl bir şahıs bulunan gafil! Şu âyet-i kerimeye dikkat et, bak: Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı surette ihtiyar valideyne şefkati celb ediyor!

Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını, kemâl-i lezzetle evlâtlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyleyse, insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılâp etmemiş herbir veled, o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisâne hürmet ve samimâne hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnut etmektir. (Amca ve hâla, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.)



1- Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.

2- "Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ’Öf’ bile deme, onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: ’Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.’ Sizin içinizde olanı Rabbiniz hakkıyla bilir. Eğer siz salih kimseler olursanız, muhakkak ki O, kendisine yönelenler için çok bağışlayıcıdır." (İsrâ Sûresi: 17:23-25)

Lügat Sözlük

ÂCİZ - Güçsüz, kuvvetsiz.

ÂLÎ - Yüce, yüksek.

ALÎL - Hasta, hastalıklı.

BES - Yeter, yeterli.

CELB - Kendi tarafına çekmek, götürmek, kazanmak ,elde etmek.

DÂHÎ - Eşine ender raslanır hârikulade zeki.

DAHİ - Koşul bildiren eylemlerden sonra gelerek koşulun geçerli olmadığını bildirir, bile.

FEDÂ - Gözden çıkarma, uğruna verme.

FEDÂKÂR - Fedâ eden, kıymet ve ehemmiyet verilen bir şey uğrunda herşeyi gözden çıkaran.

GER - Eğer.

HAKİKAT - Gerçek.

HÂLİSÂNE - Samimî bir şekilde, ihlâslıca. Sırf Allah rızasını gözeterek.

HAMD - Allah`a hamd etme; Onu övme,medhetme, şükür.

HAYATÎ - Hayat işareti ve belirtisi olan.

HUKÛK - Haklar, insanın cemiyet hayatında uyması gereken kaideler, esaslar; haklıyı haksızdan ayıran kaideler.

HÜRMET - Saygı.

İHTİYÂR - İrâde, kendi isteğiyle seçme ve hareket etme, isteme; arzu etme.

ÎMÂN - İnanmak, îtikad; Resûl-i Ekremin (a.s.m.) tebliğ ettiği inanılması gerekli esasları tasdik etmekten doğan bir nurdur.

İNKILÂP - Bir halden diğer bir hâle geçme; değişme, köklü değişim.

MERHAMET - Acımak, şefkat göstermek; korumak, iyilik etmek; esirgemek.

MUHAKKAK - Hakîkatı ve gerçeği belli olmuş, doğru.

MUHTEREM - Saygıdeğer; kıymetli ve şerefli kimse.

MUKABİL - Karşı, karşılık olarak, bedel.

PEDER - Baba.

SÂDIK - Doğru, bağlı.

SÂKİN - Oturan, ikâmet eden. Hareketsiz.

SÂLİH - Dîne uygun hayırlı fiil, iyi iş, işe yarar, uygun, elverişli, iyi; haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan.

SAMÎMÂNE - İçten gelen bir tavırla. Kalben bağlanarak.

SARF - Harcama, masraf, gider; Gramer, dilbilgisi.

SUKÛT - Değerden düşme, düşüş, alçalış.

SÜKÛT - Suskunluk, sessizlik.

TABAKA - Kat.

TAHSİL - Gelir elde etme, hâsıl etmek, elde etmek.

TESBİH - Allah`ın zâtında, sıfatında ve fiillerinde bütün noksanlardan uzak olduğunu ifâde etmek.

TEŞBİH - Benzetmek, benzetilmek; benzetiş.

TEVÂZU - Alçak gönüllülük, kibirsizlik, mahviyet.

VÂLİDE - Anne.

VELED - Çocuk, evlât, erkek çocuk.