Lemalar - Dokuzuncu Lem’a

Gösterim

küçült - kapat X
DOKUZUNCU LEM’A

Bu lem’ayı herkes okumasın. Vahdetü’l-vücudun ince kusurlarını herkes göremez ve muhtaç değil.


Aziz, sıddık, muhlis, halis kardeşim,
Kardeşimiz Abdülmecid’e ayrı mektup yazmadığımın sebebi, size yazdığım mektupları kâfi gördüğümdendir ki, Abdülmecid, benim için Hulûsi’den sonra kıymettar bir kardeşim, bir talebemdir. Her sabah akşam Hulûsî ile beraber, bazen daha evvel duâmda ismiyle hazır oluyor. Size yazdığım mektuplardan, evvel Sabri, sonra Hakkı Efendi istifade ediyorlar. Onlara da ayrı mektup yazmıyorum. Cenâb-ı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah.">hak seni onlara mübarek büyük bir kardeş yapmış. Sen benim yerime Abdülmecid ile muhabere et, merak etmesin, Hulûsî’den sonra onu düşünüyorum.
BİRİNCİ SUÂLİNİZ: Cedlerinizden birisinin imzası "es-Seyyid Muhammed" e dair haram olan yakın akrabâ.">mahrem sualiniz var.
Kardeşim buna ilmî ve tahkikî ve keşfî cevap vermek elimde değil. fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: "Hulûsî ne şimdiki Türklere ve ne de Kürtlere benzemiyor. Bunda başka bir hâsiyet görüyorum." Arkadaşlarım da beni tasdik ediyordular. Sırrıyla "Hulûsî’de büyük bir asâlet tezahürü bir dâd-ı Hakdır" derdik. Hem katiyyen bil ki; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın iki âli var. Biri: Nesebî âldir. Biri de Şahs-ı mânevîsi ve nûrânisinin risalet noktasındaki âli var. Bu ikinci âlde kat’iyyen sen dahil olmakla beraber, birinci âlde ender raslanır hârikulade zeki.">dahi delilsiz bir kanâatim var ki ceddinin imzası sebepsiz değildir.
Aziz kardeşim,
SENİN İKİNCİ SUALİNİN HÜLÂSASI: Muhyiddin-i Arabî demiş: "Rûhun mahlûkıyeti, inkişâfından ibarettir." O sual ile, benim gibi zayıf bir bîçâreyi, Muhyiddin-i Arabî gibi müthiş bir hârika-i hakikat, bir dâhiye-i ilm-i esrâra karşı mübârezeye mecbur ediyorsun. fakat madem nusûs-u Kur’ân’a istinâden bahse girişeceğim; ben sinek ender raslanır hârikulade zeki.">dahi olsam o kartaldan daha yüksek uçabilirim.
Kardeşim, bil ki: Hazret-i Muhyiddin aldatmaz, fakat aldanır. Hâdîdir, fakat her kitabında mühdî olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakikat değildir. Yirmi Dokuzuncu Sözde, ruh bahsinde, medâr-ı sualiniz olan o hakikat izah edilmiştir.
Evet, ruh, mâhiyeti itibarıyla bir kanun-u emrîdir. fakat vücud-u hâricî giydirilmiş bir nâmus-u zîhayattır ve vücud-u hâricî sahibi bir kanundur. Hazret-i Muhyiddin, yalnız mâhiyeti noktasında düşünmüştür. Vahdetü’l-vücud meşrebince, eşyanın vücudunu hayal görüyor. O zât, hârika keşfiyâtıyla ve müşâhedâtıyla ve mühim bir meşreb sahibi ve müstakil bir meslek arzu etme.">ihtiyar ettiğinden, bilmecburiye, zayıf te’vilâtla, tekellüflü bir surette, bazı âyâtı meşrebine, meşhûdâtına tatbik ediyor, âyâtın sarâhatini incitiyor. Sâir risalelerde cadde-i müstakîme-i Kur’âniye ve minhâc-ı kavîm-i Ehl-i sünnet beyan edilmiştir. O zât-ı kudsînin kendine mahsus bir makamı var; hem makbûlîndendir. fakat mîzansız keşfiyâtında hudutları çiğnemiş ve cumhûr-u muhakkıkîne çok meselelerde muhâlefet etmiş.
İşte, bu sır içindir ki, o kadar yüksek ve hârika bir kutup, bir ferîd-i devrân olduğu halde, kendine mahsus tarikatı gayet kısacık, Sadreddin-i Konevîye münhasır kalıyor gibidir ve âsârından istikametkârâne istifade nâdir oluyor. Hattâ çok muhakkıkîn-i asfiyâ, o kıymettar âsârını mütalâa etmeye revaç göstermiyorlar; hattâ bazıları men ediyorlar.
Hazret-i Muhyiddin’in meşrebiyle ehl-i tahkikin meşrebinin mâbeynindeki esaslı fark ve onların mehazlar¨n¨ göstermek, çok uzun tetkikata ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtaçtır. Evet, fark o kadar dakîk ve derin ve mehaz o kadar yüksek ve geniştir ki, Hazret-i Muhyiddin hatâsından muâheze edilmemiş, makbul olarak kalmış. Yoksa, eğer ilmen, fikren ve keşfen o fark o mehaz görünseydi, onun için gayet büyük bir sukut ve ağır bir hatâ olurdu. Madem fark o kadar derindir; bir temsil ile o farkı ve o mehazlar¨, Hazret-i Muhyiddin’in o meselede yanlışını göstermeye muhtasaran çalışacağız. Şöyle ki:
Meselâ, bir aynada güneş görünüyor. Şu ayna, güneşin hem zarfı, hem mevsûfudur. Yani, güneş bir cihette onun içinde bulunur ve bir cihette aynayı ziynetlendirip parlak bir boyası, bir sıfatı olur. Eğer o ayna, fotoğraf aynası ise, güneşin misâlini sâbit bir surette kâğıda alıyor. Şu halde, aynada görünen güneş, fotoğrafın resim kâğıdındaki görünen mâhiyeti, hem aynayı süslendirip sıfatı hükmüne geçtiği cihette, hakikî güneşin gayrıdır. Güneş değil, belki güneşin cilvesi başka bir vücuda girmesidir. Ayna içinde görünen güneşin vücudu ise, hâriçteki görünen güneşin ayn-ı vücudu değilse de, ona irtibâtı ve ona işâret ettiği için, onun ayn-ı vücudu zannedilmiş.
İşte bu temsile binâen, "Aynada hakikî güneşten başka birşey yoktur" denilmek ve aynayı zarf ve içindeki güneşin vücud-u hâricîsi murad olmak cihetiyle denilebilir. fakat aynanın sıfatı hükmüne geçmiş münbasit aksi ve fotoğraf kâğıdına intikal eden resim cihetiyle güneştir denilse, hatâdır; "Güneşten başka içinde birşey yoktur" demek yanlıştır. Çünkü, aynanın parlak yüzündeki akis ve arkasında teşekkül eden resim var. Bunların da ayrı ayrı birer vücudu var. Çendan o vücudlar güneşin cilvesindendir; fakat güneş değiller. İnsanın zihni, hayâli, bu ayna misâline benzer. Şöyle ki:
İnsanın âyine-i fikrindeki mâlûmâtın ender raslanır hârikulade zeki.">dahi iki veçhi var: Bir vecihle ilimdir, bir vecihle mâlûmdur. Eğer zihni o mâlûma zarf saysak, o vakit o mâlûm mevcud, zihnî bir mâlûm olur; vücudu ayrı birşeydir. Eğer zihni o şeyin husûlüyle sıfat mevcut olan.">mevsuf saysak, zihne sıfat olur; o şey o vakit ilim olur, bir vücud-u hâricîsi vardır. O mâlûmun vücud ve cevheri ender raslanır hârikulade zeki.">dahi olsa, bununki arazî bir vücud-u hârîcisi olur.
İşte bu iki temsile göre, kâinat bir aynadır. Her mevcudâtın mâhiyeti ender raslanır hârikulade zeki.">dahi birer aynadır. Kudret-i Ezeliye ile îcâd-ı İlâhîye mâruzdurlar. Herbir mevcud, bir cihetle Şems-i Ezelînin bir isminin bir nevi aynası olup bir nakşını gösterir. Hazret-i Muhyiddin meşrebinde olanlar, yalnız aynalık ve zarfiyet cihetinde ve aynadaki vücud-u misâli, nefiy noktasında ve akis, ayn-ı mün’akis olmak üzere keşfedip, başka mertebeyi düşünmeyerek, "Lâ mevcûde illâ Hû" diyerek, yanlış etmişler. "Hakâiku’l-eşyâi sâbitetün" kaide-i esâsiyeyi inkâr etmek derecesine düşmüşler.
Amma ehl-i hakikat ise, verâset-i nübüvvet sırrıyla ve Kur’ân’ın kat’î ifâdâtıyla görmüşler ki, âyine-i mevcudatta kudret ve irâde-i İlâhiye ile vücud bulan nakışlar Onun eserleridir. "Heme ez ost"
Haşiye 1 tur; "Heme ost" Haşiye 2 değil. Eşyanın bir vücudu vardır ve o vücud bir derece sâbittir. Çendan o vücud, vücud-u Vâcibe nisbeten vehmî ve hayâlî hükmünde zayıftır; fakat Kadîr-i Ezelînin îcad ve irâde ve kudretiyle vardır.
Nasıl ki, temsilde, ayna içindeki güneşin hakikî vücud-u hâricîsinden başka bir vücud-u misâlîsi var. Ve aynayı ziynetli boyalayan münbasit aksinin ender raslanır hârikulade zeki.">dahi arazî ve ayrı bir vücud-u hâricîsi var. Ve aynanın arkasındaki fotoğrafın resim kâğıdına intikâş eden suret-i şemsiyenin ender raslanır hârikulade zeki.">dahi ayrı ve arazî bir vücud-u hâricîsi vardır, hem bir derece sâbit bir vücuddur. Öyle de, kâinat aynasında ve mâhiyât-ı eşya aynalarında esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin arzu etme, bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç.">irade ve arzu etme.">ihtiyar ve kudret ile hâsıl olan cilveleriyle tezâhür eden nukûş-u masnûâtın, Vücud-u Vâcibden ayrı, hâdis bir vücudu var. Hem o vücuda Kudret-i Ezeliye ile sebat verilmiş. fakat eğer irtibat kesilse, bütün eşya birden fenâya gider. Bekâ-i vücud için her an, herşey, Hâlikının ibkâsına muhtaçtır. Çendan "hakâiku’l-eşyâi sâbitetün"dür; fakat Onun ispat ve tesbitiyle sâbittir.
İşte, Hazret-i Muhyiddin, "Ruh mahlûk değil; âlem-i emirden ve sıfat-ı irâdeden gelmiş bir hakikattir" demesi, çok nusûsun zâhirine muhâlif olduğu gibi; mezkûr tahkikata binâen iltibâs etmiş, aldanmış, zayıf vücudları görmemiş.
Esmâ-i İlâhiyeden Hallâk, rezzak gibi isimlerin mazharları vehmî ve hayâlî şeyler olamaz. Madem o esmâ hakikatlidirler. Elbette mazharlarının da hakikat-i hâriciyeleri vardır.
ÜÇÜNCÜ SUALİNİZ:
İlm-i cifre anahtar olacak bir ders istiyorsunuz.
Elcevap: Biz kendi arzu ve tedbirimizle bu hizmette bulunmuyoruz. İhtiyârımızın fevkinde, bize, daha hayırlı bir arzu etme.">ihtiyar işimize hâkimdir. İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hattâ, kaç defadır esrâr-ı Kur’âniyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:
Birisi, *** yasağına karşı hilâf-ı edepte bulunmak ihtimâli var.
İkincisi, hakâik-ı esâsiye-i imâniye ve Kur’âniyenin berâhîn-i katiye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulûm-u hafiyenin yüz derece daha fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kat’î hüccetler ve muhkem deliller sûiistimâle meydan vermiyorlar. fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulûm-u hafiyede sûiistimâl girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâlidir. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre bir nebze ihsân edilir.
İşte, ilm-i cifrin anahtarları içinde en kolayı ve belki en sâfisi ve belki en güzeli, ism-i Bedi’den gelen ve Kur’ân’da Lâfza-i Celâlde cilvesini gösteren ve bizim neşrettiğimiz âsârı ziynetlendiren tevâfukun envâlarıdır. Kerâmet-i Gavsiyenin birkaç yerinde bir nebze gösterilmiş.
Ezcümle, tevâfuk birkaç cihette bir şeyi gösterse, delâlet derecesinde bir işarettir. Bazan birtek tevâfuk, bazı karâinle delâlet hükmüne geçer. Her ne ise, şimdilik bu kadar yeter. Ciddî ihtiyaç olsa size bildirilecektir.
DÖRDÜNCÜ SUALİNİZ:
Yani sizin değil, İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın pederi varmış diye, haşiye dîvânecesine bir tevil ile bir âyetten kendine güya şâhit gösteriyor...
O bîçare adam bir zaman huruf-u mukattáa ile bir hat icadına çalışıyordu. Hem pek çok hararetli çalışıyordu. O vakit anladım ki, o adam zındıkların tavrından hissetmiş ki, hurufat-ı İslâmiyenin kaldırılmasına teşebbüs edecekler. O adam gûya o sele karşı hizmet edeceğim diye çok beyhude çalışmış. Şimdi bu meselede ve hem ikinci meselesinde yine zındıkların esasât-ı İslâmiyeye karşı müthiş hücumunu hissetmiş ki böyle mânâsız tevilat ile bir musalâha yolunu açmak istediğini zannediyorum. gibi nusûs-u katiye ile Hazret-i İsâ Aleyhisselâm pedersiz olduğu kat’iyyeti varken, tenâsüldeki bir kanunun muhâlefetini gayr-ı mümkün telâkki etmekle, vâhî tevilât ile bu metin ve esaslı hakikati değiştirmeye teşebbüs edenlerin sözüne ehemmiyet verilmez ve ehemmiyete değmez. Çünkü hiçbir emir ve yasaklar.">kanun yoktur ki, şüzuzları ve nâdirleri bulunmasın ve hâricine çıkmış fertleri bulunmasın. Ve hiçbir kaide-i külliye yoktur ki, hârika fertler ile tahsis edilmesin.
Zaman-ı Âdem’den beri bir kanundan hiçbir fert şüzûz etmemek ve hâricine çıkmamak olamaz. Evvelâ, bu kanun-u tenâsül, mebde’ itibârıyla, iki yüz bin envâ-ı hayvânâtın mebde’leriyle hark edilmiş ve nihâyet verilmiş. Yani, en evvelki pederleri âdetâ Âdem’leri hükmünde, iki yüz bin o evvelki pederler, kanun-u tenâsülü hark etmişler. peder ve valideden gelmemişler ve o emir ve yasaklar.">kanun hâricinde vücud verilmiş.
Hem her baharda gözümüzle gördüğümüz, yüz bin envâın kısm-ı âzamı, hadsiz efradları, kanun-u tenâsül hâricinde-yaprakların yüzünde, taaffün etmiş maddelerde-o emir ve yasaklar.">kanun hâricinde îcâd edilir. Acaba mebdeinde ve hattâ her senede bu kadar şâzlarla yırtılmış, zedelenmiş bir kanunu, bin dokuz yüz senede bir ferdin şüzûzunu akla sığıştıramayan ve nusûs-u Kur’âniyeye karşı bir tevile yapışan bir akıl, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyâs et.
O bedbahtların kanun-u tabiî tâbir ettiği şeyler, emr-i İlâhî ve irâde-i Rabbâniyenin küllî bir cilvesi olan âdetullah kanunlarıdır ki, Cenâb-ı Hak, o âdâtını bazı hikmet için değiştirir. Herşeyde ve her kanunda irâde ve ihtiyârının hükmettiğini gösterir. Hârikulâde bazı fertlerde hark-ı âdât eder. *** fermânıyla bu hakikati gösterir.
Ömer Efendinin o doktora dâir ikinci suali:
O doktor, o meselede o kadar eblehâne hareket ediyor ki, sözlerini dinlemek yahut ehemmiyet verip cevap vermekten çok aşağıdır. Bu bîçâre, küfür ve îmân ortasını bulmak istiyor. Onun ehemmiyetsiz bahsine karşı değil, belki yalnız Ömer Efendinin istifsârına göre derim:
Me’mûrât ve menhiyât-ı şer’iyede illet, emr-i İlâhîdir ve nehy-i İlâhîdir. Maslahatlar ve hikmetler ise, müreccihtirler; emir ve nehyin taallûklarına ism-i Hakîm noktasında sebep olabilir.
Meselâ, sefer eden, namazını kasreder. Bu namazın kasrına bir illet ve bir hikmet var. İllet, seferdir; hikmet, meşakkattir. Sefer bulunsa, meşakkat olmasa da, namaz kasredilir. Sefer olmasa, hânesinde yüz meşakkat görse, yine namaz kasredilmez. Çünkü meşakkat filcümle bazan seferde bulunması, kasr-ı namaza hikmet olmasına kâfidir ve seferi illet yapmasına da yine kâfidir.
İşte, bu kaide-i şer’iyeye binâen, ahkâm-ı şer’iye hikmetlere göre tegayyür etmiyor, hakikî illetlere bakar. Meselâ, o doktorun bahsettiği gibi, hınzırın etinden bildiği zarardan, hastalıktan başka, "Hınzır eti yiyen bir cihette hınzırlaşır"
Haşiye kaidesiyle ve o hayvan, sâir hayvânât-ı ehliye gibi zararsız yapılmıyor. Etinden gelen menfaatten ziyade, çok zarar îrâs etmekle beraber, etindeki kuvvetli yağ, kuvvetli soğuk memleketi olan firengistandan başka tıbben muzır olduğu gibi, mânen ve hakikaten çok zararlı olduğu ispat edilme, gerçekleşme.">tahakkuk etmiş.
İşte bu gibi hikmetler, onun haram olmasına ve nehy-i İlâhî taallûkuna da bir hikmet olmuştur. hikmet her fertte ve her vakitte bulunmak lâzım değildir. O hikmetin tebeddülü ile illet değişmez. İllet değişmezse hüküm değişmez. İşte bu kaideye göre, o bîçâre adamın ne kadar şeriatın rûhundan uzak konuştuğu anlaşılsın. Şeriat nâmına onun sözüne ehemmiyet verilmez. Hâlikın çok akılsız filozoflar suretinde hayvanları vardır!
Muhyiddin-i Arabî hakkındaki sualin cevabına zeyldir.
SUAL: Muhyiddin-i Arab, vahdetü’l-vücud meselesini en yüksek bir mertebe telâkki ettiği gibi, ehl-i aşk bir kısım evliyâ-i azîme ender raslanır hârikulade zeki.">dahi ona ittibâ etmişler. Bu meslek en yüksek mertebe olmadığını, hem hakikî olmadığını, belki bir derecede ehl-i sekir ve istiğrâkın ve ashâb-ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu söylüyorsun. Öyle ise, muhtasaran sırr-ı verâset-i Nübüvvetle ve Kur’ân’ın sarâhatiyle gösterilen Tevhîdin yüksek mertebesi hangisidir? Göster.
Elcevap: Benim gibi hiç ender hiç, âciz bir bîçârenin kısa fikriyle bu yüksek mertebeleri muhâkme etmek, yüz derece haddimin fevkindedir. Yalnız, Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden gelen gayet muhtasar bir iki nükteyi söyleyeceğim; belki bu meselede faydası olacak.
BİRİNCİ NÜKTE: Vahdetü’l-vücudun meşrebine ve saplanmasına çok esbab var. Onlardan bir ikisi kısaca beyan edilecek.
Birinci sebep: Mertebe-i Rubûbiyetin hallâkıyetini âzamî derecede zihinlerine sığıştıramadıklarından ve sırr-ı ehadiyet ile herşeyi bizzat kabza-i Rubûbiyetinde tuttuğunu ve herşey kudret ve arzu etme.">ihtiyar ve irâdesiyle vücud bulduğunu kalblerine tam yerleştiremediklerinden, "Herşey Odur" veyahut "yoktur" veya "hayaldir" veya "tezâhüriyetidir" veya "cilveleridir" demeye kendilerini mecbur bilmişler.
İkinci sebep: Firâkı hiç istemeyen ve firaktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve bu’diyetten Cehennem gibi korkan ve zevâlden gayet derece nefret eden ve visâli, rûhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti Cennet gibi hadsiz bir iştiyakla arzulayan aşk sıfatı, herşeydeki akrebiyet-i İlâhiyenin bir cilvesine yapışmakla, firak ve bu’diyeti hiçe sayıp, likâ ve visâli dâimî zannederek "Lâ mevcude illâ Hû" diye, aşkın sekriyle ve o şevk-i bekâ ve likâ ve visâlin muktezâsıyla, gayet zevkli bir meşreb-i hâli vahdetü’l-vücudda bulunduğunu tasavvur ederek, müthiş firaklardan kurtulmak için, o vahdetü’l-vücud meselesini melce’ ittihâz etmişler.
Demek birinci sebebin menşei, aklın gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakâik-ı îmâniyeye yetişmediğinden ve ihâta edemediğinden ve aklın îmân noktasında tamamıyla inkişâf etmediğindendir. İkinci sebebin menşei, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişâfından ve hârikulâde inbisâtından ve genişliğinden ileri gelmiştir.
Amma sarâhat-i Kur’âniye ile verâset-i Nübüvvetin evliyâ-i azîmesi ve ehl-i sahv olan asfiyânın gördükleri mertebe-i uzmâ-yı tevhid ise, hem çok yüksektir, hem rubûbiyet ve hallâkıyet-i İlâhiyenin mertebe-i uzmâsını, hem bütün esmâ-i İlâhiyenin hakikî olduklarını ifade ediyor. Ve esâsâtı muhâfaza edip, ahkâm-ı Rubûbiyetin muvâzenesini bozmuyor. Çünkü derler ki:
Cenâb-ı Hakkın ehadiyet-i zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber, herşey bütün şuûnâtıyla, doğrudan doğruya ilmiyle ihâta ve teşhis edilmiş ve irâdesiyle tercih ve tahsis edilmiş ve kudretiyle ispat ve îcâd edilmiştir. Bütün kâinatı birtek mevcud gibi îcâd ve tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halk ettiği gibi, koca baharı ender raslanır hârikulade zeki.">dahi o suhûletle halk eder. Birşey birşeye mâni olmaz. Teveccühünde tecezzî yoktur. Aynı anda, her yerde, kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzi ve inkısam yoktur. On Altıncı Söz ve Otuz İkinci Sözün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında bu sır tamamıyla izah ve ispat edilmiştir.
"Lâ müşâhhate fi’t-temsîl" kaidesiyle temsildeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsil söyleyeceğim-tâ iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın.
Meselâ, hârika ve emsalsiz, gayet büyük ve gayet ziynetli, şark ve garba bir anda uçacak ve şimalden cenuba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüz binler nakışlarla tezyin edilmiş ve kanadının herbir tüyünde gayet dâhiyâne san’atlar derc edilmiş bir tavus kuşu farz ediyoruz. Şimdi seyirci iki adam var. akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek mertebelerine ve hârika ziynetlerine uçmak istiyorlar.
Birisi, bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve hârikulâde herbir tüyündeki kudret nakışlarına bakar ve gayet aşk ve şevk ile sever. dakik tefekkürü kısmen bırakır ve aşka yapışır. fakat görür ki, hergün o sevimli nakışlar tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbublar kaybolur, zeval buluyor. O adam kendine tesellî vermek ve aklına sığıştıramadığı vahdet-i hakikî ile rubûbiyet-i mutlaka ve ehadiyet-i zâtî ile hallâkıyet-i külliyeye mâlik bir nakkâşın bir nakş-ı san’atıdır demek lâzım gelirken, o itikad yerine, "Bu tavus kuşundaki ruh o kadar âlîdir ki, onun sânii onun içindedir veya o olmuş. Hem o ruh, vücuduyla müttehid, vücudu ise sûret-i zâhiriye ile mümteziç olduğundan, o rûhun kemâli ve o vücudun yüksekliği, bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhâr eder. Hakikî arzu etme.">ihtiyar ile bir îcad değil, belki bir cilvedir, bir tezâhürdür" der.
Diğer adam der ki: "Bu mîzanlı ve nizamlı, gayet san’atkârâne nakışlar, kat’î bir surette, bir irâde ve arzu etme.">ihtiyar ve kasd ve meşîeti iktizâ eder. İrâdesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezâhür olamaz. Evet, tavusun mâhiyeti güzel ve yüksektir; fâili ile hiçbir cihette ittihâd edemez. Rûhu güzel ve âlîdir, fakat mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medardır. Çünkü herbir tüyünde, bilbedâhe, nihâyetsiz bir hikmetle bir san’at ve nihâyetsiz bir kudretle bir nakş-ı ziynet görünüyor. Bu ise irâdesiz, ihtiyarsız olamaz. Bu kemâl-i kudret içinde kemâl-i hikmeti ve kemâl-i arzu etme.">ihtiyar içinde kemâl-i rubûbiyeti ve merhameti gösteren san’atlar, cilve milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan kâtip onun içinde olamaz, onunla ittihâd edemez. Belki, yalnız o defter, o kâtibin yazı kaleminin ucuyla temâsı var. Öyle ise, o kâinat denilen misâlî tavusun hârikulâde ziynetleri, o tavus Hâlikının yaldızlı bir mektubudur."
İşte şimdi o kâinat tavusuna bak, o mektubu oku, Kâtibine "Mâşâallah, Tebârekâllah, Sübhânallah" de. Mektubu kâtip zanneden veya kâtibi mektup içinde tahayyül eden veya mektubu hayal tevehhüm eden, elbette aşk perdesinde aklını saklamış, hakikatin hakikî suretini görmemiş.
Vahdetü’l-vücudun meşrebine sebebiyet veren aşkın envaından en mühim ciheti, aşk-ı dünyadır. Mecâzî olan aşk-ı dünya, aşk-ı hakikîye inkılâb ettiği zaman, vahdetü’l-vücuda inkılâb eder. Nasıl ki insandan şahsî bir mahbûbu muhabbet-i mecâzî ile seven, sonra zevâl ve fenâsını kalbine yerleştiremeyen bir âşık, mahbûbuna aşk-ı hakikî ile bir bekâ kazandırmak için "Mâbud ve Mahbûb-u Hakikînin bir âyine-i cemâlidir" diye kendini tesellî eder, bir hakikate yapışır. Öyle de, koca dünyayı ve kâinatı heyet-i mecmuasıyla mahbub ittihâz eden, sonra o muhabbet-i acîbe dâimî zevâl ve firak kamçılarıyla muhabbet-i hakikîye inkılâb ettiği vakit, o çok büyük mahbubunu zevâl ve firaktan kurtarmak için vahdetü’l-vücud meşrebine ilticâ eder. Eğer gayet yüksek ve kuvvetli îmân sahibi ise, Muhyiddin-i Arabın emsâli gibi zâtlara zevkli, nûrânî, makbul bir mertebe olur. Yoksa, vartalara, maddiyâta girmek, esbapta boğulmak ihtimâli var. Vahdetü’ş-şuhud ise, o zararsızdır, ehl-i sahvın da yüksek bir meşrebidir.

"Allah katında Îsâ’nın hali Âdem’in yaratılışı gibidir." Âl-i İmrân Sûresi: 3:59.

Allah’ım! Bize hakkı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah.">hak olarak göster ve ona ittiba etmekle bizi rızıklandır.

"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın." bakara Sûresi: 2:32.

Haşiye
Acaba firengistanın bu kadar harika terakkiyât-ı medeniyetiyle ve kemâlât-ı fenniyesiyle ve insaniyetperverâne ulûmuyla ileri gittiği halde, o terakkiyat ve kemâlâta ve o ulûma bütün bütün zıt olan maddiyyunluk ve tabiiyyunluk zulümâtında hınzırcasına saplanmalarında, hınzır etinin yemesinin medhali yok mudur? Soruyorum. İnsan, beslendiği şeyle mizâcı müteessir olduğuna delil, "kırk günde hergün et yiyen kasâvet-i kalbiyeye dûçâr olduğu" darbımesel hükmüne geçmesidir.

Haşiye 2
Herşey O değil ki; "Lâ mevcûde illâ Hû" denilsin.

Lügat Sözlük

ÂCİZ - Güçsüz, kuvvetsiz.

ÂDÂT - Âdetler, görenekler.

ÂDETULLAH - Allah`ın tabiata koyduğu yaratılış kanunları.

ÂKIL - Akıllı.

AKİS - Yansıma.

AKSÂM - Kısımlar, bölümler.

ÂLÎ - Yüce, yüksek.

ARABÎ - Arapça,arab`a ait arapla ilgili.

ARZU - İstek.

ASÂLET - Soyluluk.

ASFİYÂ - Sâfiyet, kemâlât ve takvâ sahibi olup, Hz. Peygamberin (a.s.m.) vârisi olup, onun meslek ve gayelerini hayata geçirmeye ve tatbike çalışan âlim zât.

ÂŞIK - Çok aşırı seven, şiddetli muhabbet besleyen.

ÂZAMÎ - En fazla, en çok.

AZÎZ - İzzetli, çok izzetli, mânevî kuvvet ve kudret sahibi mağlûp edilmesi mümkün olmayan ve dâima galip olan mânâsında Allah`ın bir ismi.

BAKAR - Öküz, dana, sığır.

BAKARA - Dişi sığır, inek.

BEDBAHT - Bahtsız, mutsuz, kötü, fenâ.

BEKA - Varlığı devam ettirme; devamlılık, sonsuzluk.

BELKİ - Kesinlikle, şüphesiz.

BEYÂN - Açıklama; izah; anlatma.

BEYHÛDE - Boşuna, boş yere, faydasız.

BÎÇARE - Çaresiz, zavallı.

BİLBEDÂHE - Açıklıkla, açıktan, meydanda olarak, besbelli, ap açık bir şekilde.

BİLMECBURİYE - Mecbur kalarak, mecburen, zorunlu olarak.

BİNÂEN - Bağlı olarak, dayanarak, -den dolayı, bu sebepten.

BİZZAT - Kendisi.

CÂNİ - Cinâyet işleyen.

ÇENDAN - Gerçi, her ne kadar; o kadar; pek o kadar.

CEVHERÎ - Kıymeti kaynağında olan; cevher gibi.

CİFİR - Harflere verilen sayı kıymetiyle ibarelerden geçmişe veya geleceğe ait işâretler çıkarmak, tarih düşürmek.

CİLVE - Görünme, akis, yansıma; Allah`ın isimlerinin varlıklar üzerinde aksederek görünmesi.

DÂHÎ - Eşine ender raslanır hârikulade zeki.

DAHİ - Koşul bildiren eylemlerden sonra gelerek koşulun geçerli olmadığını bildirir, bile.

DÂHİYÂNE - Dâhicesine.

DÂİMÎ - Devamlı, sürekli.

DÂİR - Ait, ilgili.

DAKÎK - İnce ve derin.

DELÂLET - Delil olmak, yol göstermek, doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.

DELİL - Bilinmeyeni keşfetmek veya bilinenin doğruluğunu göstermek için vasıta olarak kullanılan husus.

DERC - İçine alma, katma, koyma, yerleştirme.

DEVRAN - Devir, zaman, dünya.

DÛÇAR - Yakalanmış, çatmış, düşmüş.

EBLEHÂNE - Aptalcasına.

EHADİYET - Allah`ın yarattığı herşeyin yanında Zâtıyla, sıfatlarıyla ve isimleriyle bulunarak birliğini göstermesi.

EHEMMİYET - Önem. Kıymet. Lüzum.

EMÎR - İş, buyruk; idâreci.

ENDER - İçinde; nâdir olan, az bulunan.

ESBÂB - Sebepler.

ESMÂ - Adlar, nâmlar, isimler.

EŞYÂ - Nesneler, mevcut olan şeyler.

EVVELÂ - İlk önce.

EZCÜMLE - Bu cümleden, meselâ.

FÂKAT - Yoksulluk, fakirlik.

FARZ - Saymak, öyle kabul etmek.

FEVKALÂDE - Olağanüstü.

FEVKINDE - Üstünde, yukarısında.

FİKREN - Düşünce itibâriyle, fikir bakımından.

FİLCÜMLE - Hepsi. bütünü.

FİRÂK - Ayrılık, ayrılma, hicran.

GAYET - Çok, pek çok.

GÜYÂ - Sanki.

HADÎS - Peygamberimizin (a.s.m) sözü, emri, hâl ve hareketini anlatan söz veya yazı.

HADSİZ - Sınırsız, sonsuz.

HAK - Herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah.

HAKİKAT - Gerçek.

HAKİKÎ - Gerçek.

HAKÎM - Herşeyi gaye ve faydalarla yaratan Allah.

HÂKİM - Hükmeden, hâkimiyet sahibi.

HÂLÎ - Hâl ile, vaziyet ile; tavra âit, şimdiki hâle mensup.

HÂLİS - Hilesiz, katıksız, saf, duru; her işi sırf Allah rızâsı için olan.

HALK - Yaratma, var etme.

HALLÂK - Herşeyi yoktan en güzel bir şekilde yaratan.

HARAM - Dînen yapılması kesin olarak yasaklanan, helâl olmayan.

HARİCÎ - Dışa âit, bilgi dışı.

HÂRİKA - Hayret uyandıran, büyük ve görülmedik eser, görülmedik derecede kıymetli.

HÂRİKULÂDE - Muhteşem, şaşırtıcı derecede.

HARK - Yanma.

HÂSIL - Husûle gelen, çıkan, meydana gelen.

HÂŞİYE - Dipnot.

HÂSİYET - Husûsi fayda, özellik, tesir, keyfiyet.

HAT - Yazı. El yazısı. Çizgi.

HAYALÎ - Hayale âit, hayalle ilgili.

HÂZIR - Şimdiki zaman, huzurda olan, göz önünde olan.

HİÇ - Yok olan, yok denecek kadar az olan; değersiz kıymetsiz.

HÎCE - Hece.

HİKMET - Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.

HINZIR - Domuz; pis ve katı kalbi kimse.

HÜKÜM - Karar, emir, kuvvet, hâkimlik, âmirlik; irâde, kumanda, nüfuz.

İCAD - Yoktan yaratmak.

İFÂDE - Söz, anlatım.

İHÂTA - İçine alma; tam kavrama; kuşatmak.

İHSAN - İyilik etmek, bağışta bulunmak.

İHTİYÂR - İrâde, kendi isteğiyle seçme ve hareket etme, isteme; arzu etme.

İHTİYÂRSIZ - Elinde olmadan. İstemeden.

İKTİZÂ - Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.

İLÂHÎ - Allah tarafından olan.

İLLÂ - Ancak, meğer.

İLLET - Yara, hastalık vücut ağrıları.

İLMÎ - İlme âit ve ilimle ilgili; ilme uygun.

İLTİBAS - Birbirine benzeyen şeylere şaşırıp birbirine karıştırmak, yanlışlık, karışıklık.

İLTİCÂ - Sığınma.

ÎMÂN - İnanmak, îtikad; Resûl-i Ekremin (a.s.m.) tebliğ ettiği inanılması gerekli esasları tasdik etmekten doğan bir nurdur.

İNKÂR - İnanmamak, reddetmek.

İNKİŞÂF - Gelişme, açılma, keşfetme, meydana çıkma; terakkî etme.

İNKISAM - Kısımlara ayrılma, bölümler.

İNTİKAL - bir yerden bir yere nakletmek, bir meseleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.

İRÂDE - İsteme, arzu etme, bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç.

ÎRAS - Verme, meydana getirme, sebep olma.

İRTİBAT - Bağlanmak, rabtedilmek.

İŞÂ - Yatsı.

İSPAT - Doğruyu delil göstererek meydana koyma.

İSTİFÂDE - Yararlanma, faydalanma.

İSTİNÂDEN - Dayanarak, güvenerek.

İŞTİYAK - Aşırı istek, ihtiyaç duymak.

İTİKAD - İnanmak, inanç, gönülden tasdik ederek inanma.

İTTİBÂ - Uyma, tâbî olma, arkasından gitme.

İTTİHAD - Birleşmek, birlik, aynı fikirde olmak.

İTTİHAZ - Kabul etme, kabullenme, edinme.

İZAH - Açıklamak.

İZHÂR - Ortaya koymak, açığa çıkarmak, göstermek.

KÂFİ - Yeterli.

KÂİNAT - Allah`ın dışında var olan herşey, bütün varlıklar, dünya.

KALB - Vücudun kan dolaşımı merkezi olan organ; bir halden diğer bir hâle çevirme, değiştirme; herşeyin ortası.

KÁNUN - Yasa. Emir ve yasaklar.

KÂTİP - Yazan, yazıcı.

KATİYE - Kesin.

KISMEN - Bir bölüm olarak.

KIYAS - Benzetme, karşılaştırma, mukayese etme.

KIYMETTAR - Değerli, pahalı, kıymetli.

KUDRET - Güç, tâkat; Cenâb-ı Hakkın bütün kâinata hükmeden ezelî ve ebedî kudsî sıfatı.

KÜFÜR - Allah`ı inkâr etme, inançsızlık.

KÜLLÎ - Bütüne mensup parçalardan ve fertlerden meydana gelen, umumî, bütün.

LİKA - Kavuşmak, buluşmak, görüşmek.

MAHBÛB - Sevgili, sevilen, muhabbet edilen.

MAHLÛK - Yaratılmış, yoktan var edilmiş olan.

MAHREM - Gizli. Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akrabâ.

MAHSUS - Ayrılmış, tâyin edilmiş yalnız birine âit olan, hususîleşmiş.

MAHŞÛŞ - İçine girilmiş, buğzedilmiş, karalanmış.

MAKBUL - Kabul edilmiş olan, geçerli.

MÂLİK - Sahip olan, mülk sahibi; Allah

MÂLÛM - Bilinen.

MÂNEN - Mânâ îtibâriyle ve mânevî olarak.

MÂNİ - Engel.

MAZHAR - Nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.

MECÂZÎ - Hakîki olmayan.

MEHAZ - Bir şeyin aslının alındığı yer, kaynak, membâ.

MEN - Yasaklama, engelleme, mâni olma.

MERBÛT - Bağlı. Rabtedilmiş.

MERTEBE - Derece, mevki, makam.

MEŞAKKAT - Sıkıntı, güçlük, zorluk.

MEŞGALE - İş, meşguliyet.

MESLEK - Yol, usûl, gidiş; sanat, geçim için tutulan yol; sistem; mezheb, mâneviyatta tutulan.

MEŞREB - Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.

METÎN - Kuvvetli, yıkılmaz, sağlam, güçlü, metânetli.

MEVCUD - Var olan, vücut sahibi, varlık.

MEVSUF - Vasıflanan, kendisinde bir sıfat mevcut olan.

MEZİYET - İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.

MEZKÛR - Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.

MUÂHEZE - Sorgulama, hesâba çekme.

MÜBÂREK - Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.

MÛCİD - İcâd eden. Yoktan var eden.

MUHÂBERE - Haberleşme.

MUHÂFAZA - Korumak.

MUHÂLEFET - Karşı gelme.

MUHÂLİF - Uymayan, zıt olan, karşı duran.

MÜHİM - Önemli, ehemmiyetli.

MUHKEM - Sağlam.

MUHLİS - İhlâslı, samimî, sırf Allah rızasını gözeten.

MUHTAÇ - İhtiyaç duyan.

MUHTASAR - Kısaltılmış, özet, hulâsa.

MUHTASARAN - Kısa olarak, özet tarzında.

MÜMKÜN - İmkân dairesinde olan şey; var olması için Allah`ın tercihine bağlı olan herşey.

MÜMTEZÎC - İmtizaç etmiş, karışmış, uyuşmuş, birleşik.

MÜNBASİT - Yayılan, genişleyen, inbisat eden.

MÜNHASIR - Yalnız birşeye veya kimseye âit olan, mahsus olan.

MURAD - İstenen, talep edilen, dilek.

MUSÂLÂHA - Barışma, kırgınlığı ortadan kaldırma, karşılıklı anlaşma.

MÜSTAKİL - Bağımsız, başlı başına.

MÜTÂLÂA - Bir işi düşünme; okuma; tetkik etme, etraflıca düşünme.

MUTASARRIF - Tasarruf hakkı ve yetkisi olan, tasarruf eden bir işi kendi isteğine göre idâre eden, bir malın sahibi.

MÜTEESSİR - Tesir altında kalmış, üzülmüş veya sevinmiş, hissiyâtına dokunmuş, üzüntülü.

MÜTEVECCİH - Yönelmiş, dönmüş, bir yere doğru yola çıkan.

MÜTHİŞ - Dehşet veren, korkutan.

MÜTTEHİD - Birleşmiş, birleşik.

MUZIR - Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.

NÂDİR - Eşine az rastlanan.

NAKŞÎ - Kalpte zikir ve tefekkür yoluyla Allah`a yaklaşmaya çalışan, Şeyh Nakşibendi hazretlerine tâbi olan tarikat ehli.

NEBZE - Az miktar, cüz`î, bir şeyin artığı.

NEFİY - Sürgün etme, olumsuz olma, yokluk; yok sayma, inkâr,

NEFRET - Tiksinmek.

NESEBÎ - Aynı soydan gelmek. Kan bağı.

NEVÎ - Çeşit ile alâkalı; cinse ait.

NİHÂYET - Son.

NİHÂYETSİZ - Sonsuz.

NİSBETEN - Göre, nisbetle, kıyaslanarak, öncekine göre, bir dereceye kadar, şöyle böyle.

NÜBÜVVET - Peygamberlik.

NÛRÂNÎ - Nûrlu, ışıklı, aydınlık.

PEDER - Baba.

PERESTİŞ - Aşırı bağlılık, tapar derecesinde sevme, mükemmel sevgi.

REVAÇ - Sürüm, kıymet, değer, geçerlik, makbuliyet.

REZZÂK - Bütün yaratılmışların rızkını veren ve ihtiyaçlarını karşılayan Allah.

RİSÂLET - Peygamberlik. Vahiy yoluyla peygamberlere İlâhî bir kitabın gönderilmesi.

RUBÛBİYET - Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı.

SÂİR - Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.

ŞARK - Doğu.

SEBAT - Dayanmak, kararlı olmak.

SEBEBİYET - Sebep olma, sebeplik.

SEKİR - Sarhoşluk, mest oluş, kendinden geçiş.

ŞENÎ - Kötü, çok fenâ, çirkin, günahlı iş.

ŞERİAT - Doğru yol, hak din yolu; İslâm dini, İslâm`ın bütün hükümleri.

SEVK - Önüne katıp sürme.

ŞEVK - Çok şiddetli arzu, neş`e. Moral.

SIDDÎK - Doğruluktan aslâ tâviz vermeyen. İnandıklarını harfiyen yaşayan kimse.

SIFAT - Nitelik, vasıf.

SIFÂTÎ - Sıfatlarla, nitelikle ilgili.

SIR - Cenâb-ı Hakk`ın isim ve sıfatlarına ait gizli hakikatlerin göründüğü kalpteki duygu.

SUÂL - İsteme, sorma.

SUKÛT - Değerden düşme, düşüş, alçalış.

SÜKÛT - Suskunluk, sessizlik.

SÜNNET - Peygamberimizin söylediği söz, yaptığı hareket ve başkalarının yapıp da hoş karşıladığı davranışlar.

ŞÜZUZ - Kaide ve kanun dışı kalmak, yalnız kalmak; karşı olmak, muhâlif olmak.

TAAFFÜN - Kokuşma, bozulma, çürüme.

TABİÎ - Normal. Kendiğinden. Tabiatının gereği.

TÂBİR - Mânâsı olan söz, deyim, terim.

TAHAKKUK - Delil ile ispat edilme, gerçekleşme.

TAHAVVÜL - Bir halden diğer bir hale geçme, değişme, dönüşme, değişiklik.

TAHAYYÜL - Hayâle getirme, fikir kurma, hayalde canlandırma.

TAHKÎKÎ - Gerçeğin araştırılmasına âit.

TAHSİS - Belli bir maksat için kullanma, bir kimse veya şey için ayırmak, birşeye özel kılma.

TASARRUF - Birşeyin sahibi olup, idâre etme, mülkünü istediği gibi kullanma.

TASAVVUR - Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.

TASDİK - Onaylama, doğrulama.

TATBİK - Yerine getirme, îfâ etme.

TAVUS - Çok süslü bir kuş.

TEBEDDÜL - Yenilenme, değişme.

TECEZZÎ - Bölünme, parçalanma.

TEDBÎR - İdâre etme, evirip çevirme.

TEGAYYÜR - Değişme, başkalaşma, bozulma.

TELÂKKÎ - Anlama, anlayış, kabul etme.

TEMSİL - Örnek, birşeyin aynısını veya mislini yapma, benzetme.

TENÂSÜL - Türemek, nesil yetiştirmek, üremek, birbirinden doğup üremek.

TENZİH - Allah`ı her çeşit kusur, noksan ve ortaktan uzak bilip söylemek.

TERAKKİYÂT - Yükselişler, ilerlemeler.

TERCİH - Birşeyi üstün tutma; seçme.

TEŞEBBÜS - Bir işe girişmek, sağlam bir niyetle bir şeye başlamak.

TEŞEKKÜL - Meydana gelme, şekillenme, şekil alma.

TESELLÎ - Üzüntülü bir kimseyi söz ve öğütte ferahlandırma.

TEŞHİS - Şahıslandırma, şekil ve suret verme, seçme, ayırma, ne olduğunu anlama, tanıma; hastalığın ne olduğunu anlayıp bilme.

TEVÂFUK - Uygunluk, rastlama, aynı zamanda bulunma.

TEVEHHÜM - Zannetme, evhamlanma, yok olanı var zannetmekle ümitsizliğe ve korkuya düşme.

TEVHİD - Birleme, Allah`ın bir olduğuna ve Ondan başka İlâh olmadığına inanma.

TEVİL - Bir fikir veya sözden bir başka mânâ çıkarmak; anlaşılması zor olan âyet ve hadîslerde ne kast edildiğini ve ince mânâları bildirme.

TEVİLÂT - Teviller. Fikirler ve sözlerden farklı manalar çıkarmalar.

TEVZÎ - Dağıtma, paylara ayırma.

TEZÂHÜR - Görünme, belirme, ortaya çıkma.

TEZYİN - Süslemek, donatmak, bezemek.

VÂHÎ - Mânâsız, saçma, ehemmiyetsiz; ahmak, düşkün, zâif.

VEHMÎ - Vehimle ilgili; aslında var olmadığı halde varmış gibi görülen herhangi birşeye âit.

VÜCUD - Mevcut olma. Var olmak.

ZARF - Kılıf, kap, mahfaza. Bir fiil veya sıfata yer, zaman ve mahiyet gibi nitelikler katan kelime.

ZARFİYET - Kelimenin zarf olması hâli, kelimenin zarf olarak kullanılması.

ZÂT - Kendi, aslı.

ZÂTÎ - Zâta mensup, kendisine âit, kendiyle alâkalı, hususî, özel.

ZİYÂDE - Fazla, çok.

ZİYNET - Süs.