Şualar - On İkinci Şuâ

Gösterim

küçült - kapat X
ON İKİNCİ ŞUA
Denizli Mahkemesi Müdafaatından

*
Efendiler,
Size katî haber veriyorum ki, buradaki zatların, bizimle ve Risale-i Nur’la münasebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakikî kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatli arkadaşlarım var. Biz Risale-i Nur’un keşfiyat-ı kat’iyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanaatla bilmişiz ki, ölüm bizim için, sırr-ı Kur’ân ile, idam-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş. Ve bize muhalif ve dalâlette gidenler için, o katî ölüm, ya idam-ı ebedîdir (eğer âhrete katî imanı yoksa), veya ebedî ve karanlıklı haps-i münferittir (eğer âhrete inansa ve sefahat ve dalâlette gitmişse). Acaba dünyada bu meseleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mesele-i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum.
Madem yoktur ve olamaz. Neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz en ağır cezanıza karşı kendimiz, âlem-i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemâl-i metanetle bekliyoruz. fakat bizi reddedip dalâlet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi, idam-ı ebedî ile ve haps-i münferitle mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşahede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz, onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz. Bu katî ve ehemmiyetli hakikatı ispat etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım. Değil vukufsuz, garazkâr, mâneviyatta behresiz ehl-i vukufa karşı, belki en büyük âlim ve filozoflarınıza karşı gündüz gibi ispat etmezsem, her cezaya razıyım!



Üstadımız bediüzzaman said Nursî Hazretleri, Denizli Mahkemesi Müdafaanamesine bazı lüzumlu tayy ve ilâveleri yaparak afyon Mahkemesine -vahdet-i mesele münasebetiyle- aynı müdafaanameyi ibraz ettiğinden, bu Denizli Müdafaanamesinin büyük bir kısmını afyon Mahkemesi Müdafaanamesiyle birleştirmiş ve On Dördüncü Şuâ namını vermiştir.

* Her türlü noksandan uzak olan Allah’ın adıyla.

Lügat Sözlük

AFYON - Uyuşturucu, ağrı kesici.

ALÎM - Hherşeyi hakkıyla bilen Allah.

ÂLİM - İlim sahibi; bilgin.

BEDİÜZZAMAN - Zamanın eşsiz güzeli.

BELKİ - Kesinlikle, şüphesiz.

DÂHÎ - Eşine ender raslanır hârikulade zeki.

DAHİ - Koşul bildiren eylemlerden sonra gelerek koşulun geçerli olmadığını bildirir, bile.

DALÂLET - Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.

EBEDÎ - Sonsuz, sonsuzla ilgili, bitmeyen.

FÂKAT - Yoksulluk, fakirlik.

GARAZKÂR - Kin güden, kötü niyetli kimse.

HAKİKAT - Gerçek.

HAKİKÎ - Gerçek.

İBRÂZ - Belirtme, ortaya koyma, meydana çıkarma, gösterme.

İLZAM - Delille muhatabı susturma, söz ve düşüncede üstün gelme.

ÎMÂNÎ - Îmânla ilgili, îmâna dâir.

İNSÂNİYET - İnsanlık.

İSPAT - Doğruyu delil göstererek meydana koyma.

KATÎ - Kesin.

MAHKÛM - Aleyhinde hüküm verilmiş olan, dâvâyı kaybedip cezâlanan, birisinin hükmü altında bulunan; zorunda olan, katlanan.

MESELE - Düşünülüp halledilecek iş ve husus, ehemmiyetli iş; problem.

MUHÂLİF - Uymayan, zıt olan, karşı duran.

MÜŞÂHEDE - Görme, seyretme, şâhit olma.

SAÎD - Memnun, mutlu.

ŞUÂ - Bir ışık kaynağından uzanan ışık hüzmesi.

TAYY - Sarmak, dürmek, atlamak, üzerinden geçmek.

TERHİS - İzin ve ruhsat verme, serbest bırakma, salma, kurtarma.

YAKÎN - Hiç bir şekilde şüphe edilmeyecek derecede kesin olan ilim, bilgi.