İşaratül-İcaz - İbâdet ve Tevhid Bahsi

Gösterim

küçült - kapat X


Yani, "Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz ki, takva mertebesine vasıl olasınız. Ve yine Rabbinize ibadet ediniz ki, arzı size döşek, semayı binanıza dam yapmış ve semadan suları indirmiş ki, sizlere rızık olmak üzere yerden meyve ve sair gıdaları çıkartsın. Öyleyse, Allah’a misil ve şerik yapmayınız. Bilirsiniz ki, Allah’tan başka mabud ve halıkınız yoktur."

Mukaddeme
Akaidi ve imani hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, Allah’ın emirlerini yapmaktan ve nehiylerinden sakınmaktan ibaret olan ibadetle, vicdani ve akli olan imani hükümler terbiye ve takviye edilmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. Bu hale, alem-i İslamın hal-i hazırdaki vaziyeti şahittir.
Ve keza, ibadet, dünya ve ahiret saadetlerine vesile olduğu gibi, maaş ve maade, yani dünya ve ahiret işlerini tanzime sebeptir ve şahsi ve nev’i kemalata vasıtadır ve Halıkla abd arasında pek yüksek bir nisbet ve şerefli bir rabıtadır.
İbadetin dünya saadetine vesile olduğunu izah eden cihetler:
• Birisi: İnsan, bütün hayvanlardan mümtaz ve müstesna olarak, acip ve latif bir mizaçla yaratılmıştır. O mizaç yüzünden, insanda çeşit çeşit meyiller, arzular meydana gelmiştir. Mesela, insan, en müntehap şeyleri ister, en güzel şeylere meyleder, ziynetli şeyleri arzu eder, insaniyete layık bir maişet ve bir şerefle yaşamak ister.

Bakara Sûresi: 21-22.

Lügat Sözlük

ABD - Kul,köle.

ÂHİRET - Kıyâmetle birlikte kurulacak olan âlem, öte dünya, ikinci hayat.

ARZÎ - Küreye, dünyaya âit.

ARZU - İstek.

BAKARA - Dişi sığır, inek.

DAM - Yuva, hâne, muhâfaza yeri; tuzak.

HÂLE - Ay ve güneşin etrafında bazen görünen parlak dâire; kuyruklu bir yıldız.

İBÂDET - Kulluk vazifesi.

İBÂRET - Meydana gelmiş, toplanmış.

ÎMÂNÎ - Îmânla ilgili, îmâna dâir.

İZAH - Açıklamak.

KAVÎ - Kuvvetli, sağlam, metin, zorlu.

KEZÂ - Böyle, böylece, bu dâhi böyle.

LATÎF - Güzel, hoş. Cenâb-ı Hakk`ın bir ismi.

MÂBUD - Kendisine ibâdet edilen, ibâdete lâyık olan; herşeyin kendisine ibâdet ettiği ve ibâdete lâyık tek varlık olan Allah.

MAÎŞET - Yaşayış, yaşamak için lüzumlu bulunan maddeler.

MELEKE - Birşeyi çok defa tekrarlayarak ve tecrübe ederek meydana gelen bilgi ve maharet.

MİSİL - Benzer.

MİZAÇ - Huy, tabiat, fıtrat, bünye.

MUKADDEME - Giriş, ilk söz, başlangıç, önde gelen.

MÜMTAZ - Seçkin, üstün.

MÜNTEHAP - Seçilmiş.

MÜSTESNÂ - Ayrı muâmeleye tâbî tutulan, kaide dışı bırakılmış olan.

NİSBET - Münâsebet, yakınlık, bağlılık, oran, ölçü; rağmen, inat olarak, inat olsun diye.

RIZIK - Allah`ın herkese lütûf ve ihsan ettiği nîmetler, yiyecekler.

SÂİR - Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.

ŞERİK - Ortak, rakip.

TAKVÂ - Bütün günahlardan kendini korumak; dinin yasak ettiği şeylerden kaçınmak.

TAKVİYE - Destekleme, kuvvetlendirme.

TERBİYE - Beslemek, yetiştirmek, büyütmek.

VÂSIL - Ulaşan, kavuşan; hakka vâsıl olan.

VESÎLE - Sebep, vasıta, fırsat, bahane.

VİCDÂNÎ - Vicdanla, kalbî his ile ilgili, vicdana âit.