İşaratül-İcaz - Melakieye Îman ve İnsanın Yaratılışına Dair

Gösterim

küçült - kapat X


Yani, "Düşün o zamanı ki, Rabbin melaikeye hitaben ’Ben yerde bir halifeyi yaratacağım’ dedi. melaike de ’Yerde fesat yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın? Halbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz’ dediler. Rabbin de ’Sizin bilmediğinizi Ben biliyorum’ diye onlara cevap verdi."
Arkadaş! Melaikenin vücudunu tasdik ve kabul etmek, imanın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü ispat ve izah edeceğiz.
Birinci makam
Arzın, ecram-ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süfli olduğu halde canlı mahlukatla dolu olduğunu görüp alemin de nizam ve intizamına dikkat eden insan, ecram-ı ulviyenin de o yüksek burçlarında, hayatlı sakinleri olduğuna kat’i bir şekilde hükmeder.
Evet, o burçlarda melaikenin vücudunu kabul etmeyen adamın meseli şöyle bir adamın meseline benzer: O adam, büyük bir şehre giderken, şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya tesadüf eder. bakar ki insanlarla doludur. Ve arsalarına bakar ki, canlı mahlukatla dolu. Ve gıdalarına bakar ki, nebatat, balık vesaire gibi hayat şartları yerindedir. Sonra bakar ki, pek uzakta milyonlarca apartmanlar, köşkler var. Aralarında, uzun uzun meydanlar, tenezzühgahlar bulunur. Fakat, o küçük binadaki insanların hayat şartları, o büyük binalarda bulunmadığından, o yüksek, müzeyyen sarayları, sakinlerden boş, hali olduğunu tasdik ederek inanma.">itikad eder.
Melaikenin vücudunu tasdik eden adamın meseli ise şöyle bir şahsın meseli gibidir: O adam, o küçük hanenin insanlar ile dolu olduğunu görür görmez, bila-tereddüt, o yüksek kasırların da hayat yeri ve onlarda da onlara münasip sakinler bulunduğuna hükmeder. Ve o yüksek kasırlara mahsus ve münasip hayat şartları vardır. fakat oraların sakinleri pek uzak olduklarından, görünmemeleri, yok olduklarına delalet etmez.

Bakara Sûresi: 30.

Lügat Sözlük

BAKAR - Öküz, dana, sığır.

BAKARA - Dişi sığır, inek.

DELÂLET - Delil olmak, yol göstermek, doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.

FÂKAT - Yoksulluk, fakirlik.

HÂLÎ - Hâl ile, vaziyet ile; tavra âit, şimdiki hâle mensup.

HİTÂBEN - Hitap ederek, seslenerek.

İSPAT - Doğruyu delil göstererek meydana koyma.

İTİKAD - İnanmak, inanç, gönülden tasdik ederek inanma.

İZAH - Açıklamak.

MAHSUS - Ayrılmış, tâyin edilmiş yalnız birine âit olan, hususîleşmiş.

MAHŞÛŞ - İçine girilmiş, buğzedilmiş, karalanmış.

MAKAM - Durulacak yer, rütbeli yer.

MELÂİKE - Melekler.

MÜNÂSİP - Uygun, denk.

MÜZEYYEN - Süslü.

NEBÂTÂT - Bitkiler.

NİSBETEN - Göre, nisbetle, kıyaslanarak, öncekine göre, bir dereceye kadar, şöyle böyle.

NİZÂM - Düzen, ölçü, kaide; usûl ve esasdaki uyumluluk.

ŞENÎ - Kötü, çok fenâ, çirkin, günahlı iş.

SÜFLÎ - Aşağıda bulunan, alçak, âdî.

TAKDÎS - Mukaddes bilme. Allah`ı noksan ve kusurlardan pâk ve yüce kabul etmek.

TASDİK - Onaylama, doğrulama.

TESADÜF - Rastlantı.

TESBİH - Allah`ın zâtında, sıfatında ve fiillerinde bütün noksanlardan uzak olduğunu ifâde etmek.

TEŞBİH - Benzetmek, benzetilmek; benzetiş.