Barla Lâhikası - Yirmi İkinci Mektubun Hatimesindeki Bahse Bir Zeyldir

Gösterim

küçült - kapat X

Yirmi İkinci Mektubun Hâtimesindeki Bahse Bir Zeyldir.

-1-
Gıybet şu âyetin kat’î hükmüyle nazar-ı Kur’ân’da gayet menfur ve ehl-i gıybet, gayet fena ve alçaktırlar. Gıybetin en fena ve en şenîi ve en zâlimâne kısmı, kazf-i muhsanât nev’idir. Yani, gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zinâ isnat etmek, en şenî bir günah-ı kebâir ve en zâlimâne bir cinayettir, hayat-ı içtimâiye-i ehl-i imanı zehirlendirir bir hıyanettir, mesut bir ailenin hayatını mahveden bir gadirdir. Evet, Sûre-i Nur bu hakikati o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdan sahibini titretiyor ve tüylerini ürperttiriyor.
-2-şiddetle ferman ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen, merdûdü’ş-şahadettir; ebedî şahadetlerini kabul etmeyiniz. Çünkü yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesaret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şahidi gösterebilir? Kur’ân-ı Hakîm bu şartı koşturmakla, "Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektir." -3- tehdidiyle, öyleleri münafık gibi ehl-i imanın hayat-ı içtimâiyelerini böyle işâalarla ifsad ediyorlar, ifade ediyor. Ve bilhassa böyle gıybet ehl-i namus ve ehl-i haysiyet hakkında olsa ve bilhassa ehl-i ilim hakkında olsa ve bilhassa akıldan hariç bir tarzda olsa... Meselâ, namuslu bir zat, kendi gayet yakışıklı, her cihetle mükemmel ve ailesine kemâl-i itimadı olduğu halde, hiçbir cihetle ona mukabil gelemeyen ve onun hizmetkârı hükmünde ve ona nispeten çirkince bir insan ve dünyada onların içtimâını hiçbir fıtrat ve vicdan

1 "Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?" Hucurât Sûresi: 49:12.

2 "Onu işittiğinizde, ’Bunu söylemek bize yakışmaz. Hâşâ, bu büyük bir iftiradır’ demeniz gerekmez miydi?" Nur Sûresi: 24:16.

3 "İman edenler arasında çirkin söz ve hareketlerin yayılmasından hoşlananlar..." Nur Sûresi: 24:19.

Lügat Sözlük

EBEDÎ - Sonsuz, sonsuzla ilgili, bitmeyen.

FENÂ - Yokluk, yok olma.

FERMÂN - Emir, buyruk, tebliğ.

FITRAT - Yaratılış, huy, tabiat.

GAYET - Çok, pek çok.

GIYBET - Arkadan çekiştirmek, hâzır olmayan birisinin aleyhinde konuşmak.

HAKÎM - Herşeyi gaye ve faydalarla yaratan Allah.

HÂKİM - Hükmeden, hâkimiyet sahibi.

HARİÇ - Dış, dışarı, dışta kalan.

HÂŞÂ - Aslâ, katiyen, öyle değil, Allah korusun.

HAYSİYET - İtibâr, değer, şeref, kıymet, derece, mertebe; cihet, bakım.

İFÂDE - Söz, anlatım.

İFSAD - Bozmak, azdırmak, fitne çıkarmak, karıştırma.

ÎMÂNÎ - Îmânla ilgili, îmâna dâir.

KEBÂİR - Büyük günahlar.

MENFUR - Nefret edilen.

MESUT - Saadetli, îmân ehli olan bahtiyar.

MUKABİL - Karşı, karşılık olarak, bedel.

MÜKEMMEL - Tamam, olgun, kemâl bulmuş, eksiksiz.

MÜNÂFIK - İkiyüzlü, araya nifak sokan, sözünde durmayan, inanmadığı halde inanır görünen.

NÂMUS - İffet, ırz, edeb, hayâ, kánun; şeriat.

ŞENÎ - Kötü, çok fenâ, çirkin, günahlı iş.

VİCDÂN - İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan mânevî bir his.

ZÂLÎMÂNE - Zâlimcesine.

ZÂT - Kendi, aslı.