Kastamonu Lâhikası - Birkaç Biçare Gençlere Verilen Bir Tenbih Bir Ders Bir İhtarnamedir

Gösterim

küçült - kapat X

gönderiyoruz; ta ki Risale-i Nur’un genç şakirtlerinin gittikleri istikamet ve iffet ve ittiba-ı sünnet-i seniye, gençlik noktasında ne kadar kıymettar bulunduğunu ve hakikî ve zevkli gençlik ise o tarzdaki bahtiyarların gençlikleri olduğunu bir kat daha ispat edip, hakikî genç Türkler kimler olduğunu göstersin.
Umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selam ve dua ederiz. Ve mübarek dualarını bu mübarek Ramazan-ı Şerifte ve bire bin kazancı kazandıran eyyam ve leyâli-i mübarekede rica ediyoruz.

Kardeşiniz
Said Nursî
• • •
BİRKAÇ BIÇARE GENÇLERE VERİLEN BİR TENBİH, BİR DERS, BİR İHTARNAMEDİR.
[Bu defadan evvelce size gönderilen gençler ikaznamesinin bir tetimmesi]
Birgün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak istediler. Ben de, eskiden Risale-i Nurdan medet isteyen gençlere dediğim gibi, onlara dedim ki:
Sizdeki gençlik katiyen gidecek. Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem ahirette kendi leuetinden çok ziyade belalar ve elemler getirecek. Eğer terbiye-i İslamiye ile, o gençlik nimetine karşı birşükür olarak, iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik manen baki kalacak ve ebedi bir gençlik kazanmasına sebep olacak.
Hayat ise, eğer İmân olmazsa veyahut isyan ile o İmân tesir etmezse, hayat zahiri ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve leızetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alakadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir. Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor.

Lügat Sözlük

ÂKIL - Akıllı.

BÂKÎ - Ebedî, dâimî, sonu gelmez, ölmez, sonsuz.

BÎÇARE - Çaresiz, zavallı.

DÂHÎ - Eşine ender raslanır hârikulade zeki.

DAHİ - Koşul bildiren eylemlerden sonra gelerek koşulun geçerli olmadığını bildirir, bile.

EBEDÎ - Sonsuz, sonsuzla ilgili, bitmeyen.

ELEM - Ağrı, acı, keder, dert, gam, kaygı.

EYYÂM - Günler.

FİKRÎ - Fikre, düşünceye ait.

FITRATEN - Yaratılış olarak, yaratılış bakımından.

HAKİKÎ - Gerçek.

HÂZIR - Şimdiki zaman, huzurda olan, göz önünde olan.

HEVESÂT - Nefisten gelen gelip geçici istekler, arzular.

İFFET - Nâmus, temizlik, helâle râzı olup haramdan kaçınmak.

İHTAR - Hatırlatma, îkaz, uyarma, dikkat çekme.

ÎMÂN - İnanmak, îtikad; Resûl-i Ekremin (a.s.m.) tebliğ ettiği inanılması gerekli esasları tasdik etmekten doğan bir nurdur.

İSPAT - Doğruyu delil göstererek meydana koyma.

İSTİKAMET - Doğruluk, nâmuslu hareket; yön, cihet.

İSYAN - Baş kaldırmak, söz dinlememek, ayaklanmak.

KATİYEN - Kesin olarak, kesinlikle.

KIYMETTAR - Değerli, pahalı, kıymetli.

MÂNEN - Mânâ îtibâriyle ve mânevî olarak.

MEDET - İnâyet, yardım, imdat.

MÜBÂREK - Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.

RİCÂ - İstek, ümit.

SAÎD - Memnun, mutlu.

SARF - Harcama, masraf, gider; Gramer, dilbilgisi.

SELÂM - Bütün korkulardan emîn olma; Allah`ın rızâsına erişmek için mü`minlerin birbirlerine yaptığı duâ.

TENBİH - İkaz. Nasihat.

TESİR - Etki etme. İz bırakma.

UMUM - Hep, bütün, cümle, herkes.

ZÂHİRÎ - Görünüşte, dıştan, maddî yüze ait.

ZÂYİ - Elden çıkan, kaybolan, zarar, ziyan, kayıp.

ZİYÂDE - Fazla, çok.