Kastamonu Lâhikası - Hakiki Bütün Elem Dalâlette Bütün Lezzet İmandadır

Gösterim

küçült - kapat X
Hakiki Bütün elem Dalalette, Bütün Lezzet İmandadır
Hayal libasını giymiş muazzam bir hakikat


Ey yoldaş-ı hüşdar! Sırat-ı müstakimin o meslek-i nurani, mağdub ve dallinin o tarik-ı zulmani, tam farklarını görmek eğer istersen ey aziz!
Gel, vehmini ele al, hayal üstüne de bin; şimdi seninle gideriz zulümat-ı ademe. O mezar-ı ekberi, o şehr-i püremvatı bir ziyaret ederiz.
Bir Kadir-i Ezeli, kendi dest-i kudretle bu zulümat-ı kıtadan bizi tuttu çıkardı, bu vücuda bindirdi şu dünyaya, şu şehr-i bilezaiz.
İşte şimdi biz geldik şu alem-i vücuda, o sahra-i haile. Gözümüz de açıldı, şeş cihette biz baktık. Evvel istitafkarane önümüze bakarız.
Lakin beliyyeler, elemler önümüzde düşmanlar gibi tehacüm eder. Ondan korktuk, çekindik. Sağa sola, anasır-ı tabayie bakarız, ondan medet bekleriz.
Lakin biz görüyoruz ki, onların kalbleri kasiyye, merhametsiz. Dişlerini bilerler, hiddetli de bakarlar; ne naz dinler, ne niyaz!
Muztar adamlar gibi meyusane, nazan yukanya kaldırdık. Hem istimdatkarane ecram-ı ulviyeye bakarız; pek dehşetli tehditkar da görürüz.
Güya birer gülle bomba olmuşlar; yuvalardan çıkmışlar, hem etraf-ı fezada pek süratli geçerler, her nasılsa ki onlar birbirine dokunmaz.
Gel birisi yolunu kazara bir şaşırtsa, el-iyazübillah, şu alem-i şehadet ödü de patlayacak. Tesadüfe bağlıdır; bundan dahi hayır gelmez.
Meyusane nazarı o cihetten çevirdik, elim hayrete düştük. Başımız da eğildi, sinemizde saklandık, nefsimize bakarız; mütalaa ederiz.
İşte işitiyoruz; zavallı nefsimizden binlerle hacetlerin sayhalan geliyor, binlerle fakatlerin eninleri çıkıyor. Teselliyi beklerken tevahhuş ediyoruz.
Ondan da hayır gelmedi. Pek ilticakarane vicdanımıza girdik; içine bakıyoruz, bir çareyi bekleriz. Eyvah! Yine bulmayız; biz medet vermeliyiz.
Zira onda görünür binlerle emelleri, galeyanlı arzular, heyecanlı hissiyat, kainata uzanmış. Herbirinden titreriz, hiç yardım edemeyiz.
O amal, sıkışmışlar vücud-u adem içinde; bir tarafı ezele, bir tarafı ebede uzanıp gidiyorlar. Öyle vüsatleri var; ger dünyayı yutarsa o vicdan da tok olmaz.
İşte, bu elim yolda nereye bir baş vurduk, onda bir bela bulduk. Zira mağdub ve dallin yolları böyle olur. tesadüf ve dalalet, o yolda nazarendaz.

Lügat Sözlük

ADEM - Yokluk, hiçlik.

ÂDEM - İlk insan ve ilk peygamber.

ÂL - Sülâle, soy, hânedan.

ÂMÂL - Emeller, arzular, istekler.

BELİYYELER - Belâlar, musibetler.

DÂHÎ - Eşine ender raslanır hârikulade zeki.

DAHİ - Koşul bildiren eylemlerden sonra gelerek koşulun geçerli olmadığını bildirir, bile.

DALÂLET - Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.

DÂLLÎN - Hak ve hakîkatten ayrılıp dalâlete gidenler, sapkınlar.

ELEM - Ağrı, acı, keder, dert, gam, kaygı.

ELÎM - Acı veren, çok acıklı, üzüntü veren.

EZELÎ - Geçmiş ve gelecek zamanı birden içine alıp, zamanla sınırlı olmamak.

GER - Eğer.

GÜYÂ - Sanki.

HAKİKAT - Gerçek.

HAKİKÎ - Gerçek.

HAYIR - İyilik. Faydalı iş.

HİÇ - Yok olan, yok denecek kadar az olan; değersiz kıymetsiz.

HİSSİYÂT - Duygular, hisler.

İLTİCÂKÂRÂNE - Sığınarak.

İSTİMDATKÂRÂNE - Yardım edene yakışır halde.

İSTÎTAFKÂRÂNE - Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde.

KASİYYE - Karanlık, katılık.

KAZÂRA - Rastlantı olarak, kazâ olarak, kazaen.

LÂKİN - Fakat, ancak.

MAĞDÛB - Hiddet ve gadaba uğramış.

MEDET - İnâyet, yardım, imdat.

MUAZZAM - Büyük, iri, kos koca.

MÜTÂLÂA - Bir işi düşünme; okuma; tetkik etme, etraflıca düşünme.

MUZTAR - Zaruret içinde, zorlanmış, cebrolunmuş, mecbur.

NAZARÎ - Nazara ve düşünceye âit, yalnız görüş ve düşünce hâlinde bulunan ve tatbik edilmemiş halde bulunan bilgi.

NÛRÂNÎ - Nûrlu, ışıklı, aydınlık.

ŞEHÂDET - Şâhitlik; Allah tarafından Peygamberimize bildirilen herşeyi kabul ve tasdik etme.

ŞEŞ - Altı.

TEHÂCÜM - Hücum etme; üşüşme, hızlıca toplanma, saldırı.

TEHDİTKÂR - Tehdit edici. Korkutan. Gözdağı veren.

TESADÜF - Rastlantı.

TEVAHHUŞ - Korkma, ürkme, vahşete düşme, kaçma, çekinme.

VİCDÂN - İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan mânevî bir his.

ZULMÂNÎ - Karanlığa âit.